• 16.03.2012 00:00
  • (3950)

Tahliye edilen Ahmet Şık cezaevi kapısında şunları söyledi:

Bu komployu kuran, yürüten polisler, savcı ve hâkimler bu cezaevine girecek, burada ben ant içiyorum hepinizin önünde. Onlar buraya girdiğinde bu ülkeye adalet gelecek. O cemaat bağlantılı, çete bağlantılı adamlar buraya girecek.”

Bir yıl cezaevinde kalan bir adamın, kapıdaki nümayişin de etkisiyle, heyecanla söylediği sözlerdir, dedim.

Ama o dakikadan itibaren sosyal medyada ve televizyonda estirilen “intikam” havası, o günden bu yana yazılı basındaki “zafer ganimeti paylaşımı” akla ziyan bir hâl aldı.

Mızmız, Hürriyet’te “Bir kenara not edin,” diyordu Şık’ın sözlerini “çünkü yakın ve en geç orta gelecekte bu sözlerin bir iddianame haline geldiğini göreceksiniz”. Zira kendisine göre Silivri, Diyarbakır Cezaevi’ydi artık.

Kindar bir nesil yetiştirecekler zahir...

Tahliyeler üzerine “Şimdi kucaklıyorlar ama siz içerideyken gıkları çıkmadı, bir ben konuştum, yalnız ben. En çok ben konuşacağım” mealinde (bkz. Erol Büyükburç) satırlar kaleme alan bir başkası iseVatan’daki köşesinde isim vermeye başlamıştı bile.

Etyen Mahçupyan ve Alper Görmüş’e parmak sallayıp “AGOS’ta karşılaştıklarında Şık’a Ergenekoncu muamelesi yapanlardan” bahsetti. Hadislerden dem vurup “Kötülüklere karşı buğz ederek demokrasiyi ilerletemeyiz” dedi.

Anlaşılan, rövanşizmin kadir kıymet bilenini seviyorlar...

Medyanın ablası CNN Türk’teki programında, konuk aldığı Şener’in yürek burkan acılarından damıttığı kinini programı boyunca sabit kalan KJ’sinde koyulaştırdı. Programın sonunda da “Evet, ama yetmez”inin hikmetini açık etti. “İzleyicilerimiz, Soner Yalçın’ın, Balbay’ın, Haberal’ın da burada olması istiyor. ‘Evet, ama yetmez’i de bu yüzden bilerek yazdım. Nazire yaptım birilerine.”

Yetmez ama evet kere, yeterrrr...

Tahmin edeceğiniz üzere o birileri, referandumdaki yüzde elli sekiz, yani bizler oluyoruz. Ama bu açık tehditler ve manipülasyon karşısında pek bi sus pusuz.

Kolay değil tabii, cezaevinden yeni çıkmış insanların ağlayarak anlattıkları ve kimsenin onaylamayacağı dramları manşet manşet yayınlanırken gün gibi ortada olsa da eğriltmelerin eğrilinden dem vurmak.

Adamı yerler vallahi.

Ama askerî vesayete kafa tutarken, hükümeti “muhalefete muhtaç alanlarda” tek başımıza kıyasıya eleştirirken, merkez medyanın vesayeti karşısında linç ediliriz diye pısmanın ahlaki bir problem olduğunu düşünüyorum.

Ve bu fırsat kaçırılırsa, en az, Şık’ı, Şener’i, Ersanlı’yı, Zarakolu’nu Ergenekon’a kalkan yaptıran yargının fütursuzluğu kadar sorumlu olacak, merkez medyanın ve çığırtkan ulusolcu kesimlerin tehditlerine boyun eğip isyan günlerinde Viyana mimarisinden bahseden dostlarımızın safına düşmek istemiyorum.

Evet, üç dört yazıda bir mutlaka cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin, ama özellikle kimsesiz, beş parasız ve medyada dostları olmayanların (yanan beş mahkûmu hatırlayanınız var mı bu arada) seslerine ses vermeye çabalayan bir gazeteci olarak, herhangi birinin tahliyesine karşı çıkacak değilim.

Tutukluğun olağanüstü bir alternatif olması arzumuz. İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük kriterlerimizin, ancak tanıdıkları ya da “yararlanabilecekleri” isimler söz konusu olunca feveran eden tiplerin tahayyülünün alamayacağı kadar tavanda olduğunun kanıtı da yazılarımızdır.

Şık’ların gözaltına alındığı günün ertesi bu sütunda “Ahmet’in şık gazeteciliği Ergenekon’u pejmürdeleştirmez” başlıklı bir yazı yazdım.

“Çalışmalarıyla ve ortak tanıdıklarımızın referanslarıyla tanıdığım Şık’ın Ergenekon örgütüyle organik bir bağı olduğuna inanmadığımı söyleyebilirim” dediğim yazımda bu kişisel kanaatimin bir kefillik olmadığı şerhini de düştüm: “Ancak savcılar, Ergenekon’un medya ayağını oluşturduklarını iddia ettikleri kesimlerin Ahmet Şık ile ilişkilenme çabalarının nedeni gibi noktalar üzerinde duruyorlar.”

Takip eden “Şık’ı Ergenekon’a kalkan yaptırmayın” isimli yazımda ise, Şık hakkında tamamen kişisel düşüncelerimizden kaynaklanan şerhlerimizden, ulusalcıların ve ilişiklerinin istediği gibi, Ergenekon davasının fasa fiso olduğu anlamının çıkartılamayacağını özellikle vurguladım.

Ne yazık ki adım adım bu karanlık noktaya sürüklendiğimizi düşünüyorum.

Söz konusu kişiler için “suçludurlar” iddiasında bulunmayan insanları, “suçsuzdurlar” diye ikrar etmedikleri için insafsızlıkla, dahası polis devleti savunuculuğuyla suçlama izansızlığının medyaya enikonu hâkim olduğuna şahit oluyoruz.

Şener’in ya da başka bir tutuklunun/ hükümlünün maruz kaldığı, geçmişten ve günümüzden fazlasıyla aşina olduğumuz aşağılayıcı uygulamalar üzerinden Vumhuriyet tarihinin en önemli demokratikleşme davalarının mahkûm edilmesi projesi mayalanıyor.

Demek Şık ve Şener tahliye olunca Ergenekon davası da düşmüş sayılıyormuş.

Bakın, bir garip toplumsal mutabakat adına, “bir onlardan bir bunlardan” mantığıyla, Silivri’nin boşaltılması konuşuluyor şimdi, ciddi ciddi.

Haklısınız, manipülasyon büyük tekne küçük de “kaptanlığı akıntıya teslim edeceksen nehre inerken rotanı niye ilan ettin madem” demezler mi adama; tamam kadına da.

[email protected]