• 30.03.2012 00:00
  • (4695)

BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, “Kürt sorununu müzakereci bir yöntemle çözmek istiyorsanız buna BDP de, Kandil de, İmralı da hazırdır” dedi.

Kimileri iyi niyetiyle, BDP’nin arabuluculuk rolüne hazırlığından umutlanıyor.

Kimileri ise haklı çıktığını ilan etti bile. Her ortamda “çoluğun çocuğun” ya da bazı “imtiyazsızların” bu konuda fikir belirtmesinden rahatsız olduğunu söyleyen Cengiz Çandar da “Kürt sorununun çözümü için BDP’nin muhatap alınması gerektiğine ilişkin dilimizde tüy bitti, yazdığımız yazıların mürekkebi tükendi” diye yakınarak yine ufkumuzu açıyor!

Ancak ortada, görülmemeleri imkânsız olduğu halde, pozisyon koruma kaygısıyla bir türlü dillendirilmeyen ciddi soru işaretleri var.

Neyin müzakere edileceği konusuna girmeden önce, egemen Kürt siyasal hareketi cephesinde fiilen müzakere ehliyetinin kimde olduğuna bir bakalım.

Tabandaki prestijine karşın Abdullah Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkinliği tartışma konusu. Kandil’in Öcalan’ın direktifleri doğrultusunda hareket etmediğine dair ciddi göstergeler var. Reşadiye saldırısı sonrasında olduğu gibi, Öcalan’ın bizzat kendi yaptığı açıklamalar da bu tesbiti doğruluyor.

Kandil’in farklı zirvelerinden gelen her açıklamada illa ki Öcalan’a bağlılığın zikredilmesi kafanızı karıştırmasın. Bu jest, tarafların, etkinliği sıfıra indirgenmiş içi boş lider kültünün meşruiyetinden yararlanıp örgüt içindeki iktidar mücadelesinde elini güçlendirme aracı. Kandil’in komutanları için Öcalan, tıpkı Türk ulusalcıları gibi, adı anılarak “izinden yürünülen bir Atatürk”.

Dolaysıyla PKK’nin silah bırakması ve Kürt sorunu konusunda Öcalan’ın ikna edilmesi pratikte hiçbir şey ifade etmiyor. Ankara da bu durumun farkında.

BDP cephesi ise, partinin kurmaylarından son dönemde gelen açıklamalara rağmen özerk bir irade odağı değil. Koltuklarının bekasının ve geleceklerinin Kandil’in komutanlarının iki dudağının arasında olduğunu bilen BDP’lilerin, dağın tasfiye kâbuslarından sıyrılıp özgün bir müzakere politikası üretmelerini beklemek hayal.

Evet, geriye kalıyor Kandil. Devletin, silahların susması için müzakereye niyeti varsa, ortadaki tek aktör o. Ne Öcalan ne de BDP, örgütü silah bırakması noktasında ikna edebilir. Hatta Ahmet Türk’ün dediği gibi bunu “söyleyemezler” bile.

Ne var ki sorun, açık yüreklilikle ehliyetli müzakerecinin adresini vermekle de bitmiyor. Zira o adreste bir apartman var ve her dairede de başına buyruk kat malikleri. Karayılan, Karasu, Hüseyin... Birbirlerini zaman zaman “gözaltına alacak” kadar sıkı bir iktidar mücadelesi veren komutanların, rakibinin eline koz verecek bir müzakere inisiyatifi riskini göze alması ne kadar mümkün, varın siz söyleyin.

Bakın, BDP’lilerin ağzından ürkek de olsa “müzakere” lafı çıkar çıkmaz, “güvercin” Murat KarayılanANF’ye ne diyor: “Her şeyden önce Önder Apo ağır bir tecrit altında iken hangi Kürt siyasetçisi ya da devrimcisi gidip de Türk devletiyle müzakere yapabilir ki? Bunu hiç kimse kabul edemez ve hiç kimse göze alamaz.”

Şimdi de, bir hava operasyonunda yaralanınca soluğu, memleketindeki Kürtlerin en temel haklarını bile vermeyen Esed’in Suriye’sinde, evinde alan Feyman Hüseyin’i dinleyelim: “Bu yıl savaş yılımız, soluk aldırmayın!”

Hani kızımız olacaktı?

Gelelim neyin müzakere edileceği konusuna. Kışanak müzakerelerin “Kürt sorunu” için yapılması gerektiğini söylüyor.

Silahlı gücüne, yaygın örgütlülüğüne ve küçümsenemeyecek tabanına rağmen egemen Kürt siyasal hareketinin, Kürt halkının tamamının iradesinin üstlenicisi olmadığı ortada. Bu durumda, Kürt sorunu dediğimiz ve özünde tüm Türkiyelilerin demokrasi problemi olan bir konunun çözümü için müzakere teklif etmek, dahası bunun için kendini adres göstermek de ne oluyor?

Bir Türkiyeli olarak elbette ki Kürtleri de kapsayan demokratik haklarımızın müzakere konusu edilmesini, üstelik de bunun için bir cepheyle masaya oturulmasını kabul edebilir misiniz?

Ne yani anlaşamazsanız demokratik haklarımızı alamayacak mıyız?

O halde yapılması gereken ne?

Hükümet;

 “PKK sorununda” öncelikle örgütün üst düzey yöneticilerinin üçüncü ülkelerde ikameti, siyaset yapma hakkı, af ve benzeri radikal yöntemlere odaklanmalı.

“Kürt sorununda” da eş zamanlı olarak, anadilde eğitim, her türlü ayrımcı uygulamalara son verilmesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, yeni anayasa, ceza kanunlarının iyileştirilmesi gibi temel adımları demokratikleşme perspektifiyle bir an önce atmalı.

Ancak bu konuyu “müzakere” konusu yapmadan ve yalnızca BDP ile değil parlamentodaki tüm partilerle diyalog kanallarını sonuna kadar açık tutarak. Bunu da “açılım” falan diye ilan etmenin gereği yok. AK Partili bir bölge milletvekilinin dediği gibi, demokratikleşme adımları hükümetin rutini haline gelmeli ve bir dönemle sınırlandırılmamalı.

Üçüncüsü ise süreci yalnızca bölge vekilleri ve bürokratlarla değil, çözümün birincil aktörü oldukları halde hükümet nezdinde bir türlü muhatap kabul edilmeyen bağımsız ve demokrat Kürt aydınlarının katkılarını isteyerek yürütmek şart.

Gerçekçi olalım, imkânsızı istemiyoruz.


[email protected]