• 10.04.2012 00:00
  • (5806)

“Ecnebilere Türkiye’yi şikâyet eden aydın” klişesi, özellikle doksanlarda, Türk ulusalcılığının ve faşizminin çok sık başvurduğu lanetleme arketiplerindendi.

Hayata Dönüş katliamları, Kürt köylülere bok yedirmeler, 1000 operasyon... belki kırılan kemiklerdi ama yen içinde kalmalı, Avrupa’da uluorta gösterilmemeliydiler.

Sırf bu yüzden dönemin Cumhurbaşkanı Sezer, Cumhuriyet tarihinin en büyük başarılarından birini yakalayıp Nobel’i kazanan Orhan Pamuk’tan bir tebriki esirgemişti.

Derken halk, yurtdışında konuşan aydınların sesini duyup 1995’te Türkiye ye gelen Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth’a “fahişe” diyen bakanları, başbakanları ve partilerini çöplüğe yolladı.

2002’nin sonunda da AZK Parti reform diyen kitlelerin desteğiyle iktidara geldi.

AK Parti’nin kurmaylarının İslami geçmişleri bir yana, bu “fütursuz” partinin “Avrupa mavrupa” demesi ve resmî paradigmada birtakım reformlara gideceğinin işaretini vermesi, TSK’yı ve çevresinde kümelemiş elitleri fazlasıyla kaygılandırdı.

Karargâh’taki darbe kazanının ateşi yine harlandı.

Kuşkusuz bunlardan en önemlisi, provokasyon planlarını gayrımüslim vatandaşları bombalamaya kadar vardırarak Türkiye’nin rotasını Doğu’ya çevirmeyi amaçlayan Balyoz Harekât Planı’ydı.

Askerî Bilirkişi Raporu’nda bile bir “darbe planı” olarak zikredilen, muhataplarının da varlığını inkâr edemeyip “harp oyunu” falan diye yumuşatmaya çalıştığı bu plan başarıya ulaşamadı ve Taraf’ta faş edildi.

Halen süren Balyoz yargılaması kuşkusuz ki yalnızca 2003 yılındaki bir darbe girişimiyle sınırlı değil. Yargılama, yazının girişinde bahsettiğimiz doksanların karanlık günlerinin yolunu hazırlayan 80 yıllık darbe ideolojisinin sorgulanması anlamına da geliyor.

Yani bugün yargı önünde olan, 90’larda Avrupalı demokrat dostlarımızla paylaştığımız zulmün müsebbipleri ve darbeli rejim.

Gelin görün ki, 90’lardaki devlet terörünün mağdurlarına “terörist” yaftası yapıştırmaktan çekinmeyen, onların sesini uluslararası platformlara taşıyan aydınları “hain” ilan eden Cumhuriyet’in seçkinleri, şimdi mağdurlarının çok eleştirdikleri o silahına sarılmış durumda.

Bir yandan ülke içinde, “ABD maşası, İsrail yandaşı, AB uşağı” vb. safsataları bolca kullanarak, Balyoz’u deşifre etmenin “Türkiye’yi emperyalist Batı’ya peşkeş çekmek anlamına geldiği” propagandasını sürdürüyorlar.

Yurtdışında ise bu argümanları kullanmadıkları için, yargılananlar içe kapanmacılar olduğu halde, demokratikleşme davalarının ülkedeki “radikal İslamcı AK Parti’nin iktidarını mutlaklaştırdığı ve Türkiye’nin Avrupa’dan kopup içe kapanacağı” yalanını yayıyorlar.

Yurtdışında katılmadıkları panel yok.

Eğer bir panele karanlık yüzleri anlaşıldığı için çağrılmamışlarsa, mesela davetliler arasında da Taraf yazarları varsa daha da çirkefleşiyorlar.

Düzenleyicileri arayıp “bu gazeteciler Talibancılar tarafından da okunuyor” şeklindeki zavallılıklarının ifadesi zırvalıkları dillendirmekte beis görmüyorlar. İnternet siteleri kuruyorlar, mail kampanyalarına soyunuyorlar.

Hiçbir şey yapamazlarsa da Dani Rodrik gibi “iktisatlı” davranıp twitter üzerinden, Balyoz’u kamuoyuna duyuran gazetecileri hedef gösteriyorlar.

Tamam, yurtdışına açıldılar ama aslında eski refleksleriyle uyumlu bir politika izliyorlar.

Mesela darbe muhibbi bu elitlerin yurtdışında katıldıkları panellerde asla, Uludere raporunu Meclis’e göndermeyecek kadar fütursuz olabilen karargâhın etkinliğine ya da askerî faaliyetlerin hâlâ denetim dışında tutulmasına dair eleştiri duyamazsınız.

Varsa yoksa, yargılanan kişilerin Türk hukuk sisteminin müzminleşmiş arızlarından kaynaklanan mağduriyetlerini davaların siyasi boyutuna eşitlemek için akla ziyan yalanlar...

Avrupa kamuoyu ve STK’ları, Balyoz ve Ergenekon davaları sayesinde Türkiye’nin üçüncü dünya rotasından çıkıp Batı’ya entegrasyonundan, şeffaflaşmasından kaygılanan bu sahtekârlara karşı uyanık olmalı.


Balyoz paranoyasında son aşama

Aslında haklısınız, yukarıda anlattığımız gibi, imtiyazlarını askerî vesayete borçlu olanların darbecileri savunması garip değil. Ancak, mağduru olduğu 12 Eylül’ün yargılandığı davaya “12 Eylül yargılamasıyla Balyoz davasına dayanak aranıyor” diyerek müdahil olmayan ve Anne Kafamda Bit Var isimli kitabının hakkın veren Sayın Tarık Akan’ın tavrı da münferit değil.

Ankara’da izlediğim 12 Eylül duruşmalarında, darbenin sembol mağdurlarından Abdi İpekçi’nin ailesinin avukatlığını, yıllardır ailenin davalarına bakan Turgut Kazan değil başka meslektaşlarının üstlendiğini görünce mevzuu biraz deştim.

Aman tanrım, bir de ne duyayım! Meğer, “solcu ve bir o kadar çağdaş” Kazan, ailenin 12 Eylül davasına müdahil olmaması taraftarıymış. Belli ki, Kenan Evren’in müdahiller arasında İpekçi ailesinin yer almasına çok üzüldüğünü söylemesi Kazan’ı etkilemiş.

Demek ki neymiş, bazı solcular darbe yargılamasının geçmişle ilgili olanını, bugünün darbecileriyle ilişkilendirilmeyenini ve tabii ki AKP döneminde başlamayanını severlermiş.


[email protected]