• 13.04.2012 00:00
  • (4276)

Mağduru oldukları 12 Eylül darbesinin yargılanmasına muhalefet eden bazı solcuların haletiruhiyesini konuşurken Yavuz Baydar çok güzel bir tanım yaptı:

“Zekânın en basit tanımı, yeni durumlara adapte olabilme kapasitesidir.”

Elbette bu tanımı tersine zorlayanlar da var memlekette. İyi ki de varlar. Zira, somut koşulun somut tahlili gibi “bahanelerle” ânı ilkelerine uydurma gayretinde olanların, lineer bir çizgide ilerleyeceğini düşündükleri gerçek hayatın öngöremedikleri “sapmaları” karşısındaki muhafazakâr refleksleri neşe kaynağımız.

Öte yakaya ulaşmak için ırmağın akıp geçmesini bekleyen köylü misali, yapacakları hamlenin önündeki yegâne engel kendileri olanlar, ülkenin son beş yılında önlerine envaiçeşit meyve sunan dönüşüm sürecini ısrarla ıskalıyorlar.

Cumhuriyet tarihinin en önemli demokratikleşme davaları olan Ergenekon ve Balyoz başladığında, sürecin bayraktarlığına soyunma fırsatını ellerinin tersiyle itip, “darbe ihtimalleri değil, gerçekleşmiş olanlar, mesela 12 Eylül yargılansın” demişlerdi.

12 Eylül Referandumu’ndaki utanç vesikası “hayır”larına rağmen, sözümona istedikleri şeyin yolunu açtık. 4 nisanda “Buyurun” dedik, “çocuk da yapıyoruz, kariyer de. Bakın, istediğiniz gibi, değimiz gibi yapılmış darbenin de hesabını soruyoruz”.

Yine hayat ırmağının debisini bahane olarak gösterdiler, çocuk gibi. “12 Eylül’ün çocukları iktidarda, babalarını yargılayamazlar” dediler. Hem “Darbecileri yargılayan da devrimin mahkemeleri değildi ki” zaten.

Varlıkları demokrasi adına çok umurlarında olmasa da, sırf ağız dalaşında ellerini güçlendirecek bir argüman olarak gördükleri diğer “yapılmış darbeleri” sıralamaktan da geri durmadılar elbette. Değil mi ya, “28 Şubat için kimseye dokunulabilmiş miydi?”

Allah’ın sopası yok ama, Allah’tan, Türkiye halkının kapıyı elinden geldiğince aralayıp içeriye buyur ettiği dönüşüm sürecinin meltemi “hâlâ” esiyor.

Ve o ılık dalga dün sabah, 28 Şubat engizisyonunun askerî mimarlarının üzerinden şöyle bir esiverdi.

Gelin görün ki yine huzursuzlar. Şimdiki inkâr nöbetlerinin sayıklama nakaratı ise “Peki ya 27 Nisan? Büyükanıt’a dokunulabilecek mi?”

Evet, dokunulacak.

Ama sizin kıyısında durup akıp geçer diye baktığınız o hayat deresinin içinde geleceğe, öte yakaya kulaç atan serüvenciler sayesinde olacak bu da.

Çünkü “tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği için olmuştur” derken Marx, sizin anladığınız gibi “Su akar Türk bakar, su akar yatağını bulur” falan demiyordu.

Tarihsel diyalektiğin “zorunluluk” dediğiniz evreleri, “sıralamalarınız” umurunda bile değil yaşamın.

Akıntının rastgele önüne sürüklediği kalası tutup köprü yapmak “devrimci” bir tercih elbette; kimse zorunda da değil. Ama “Azıcık riskim ağrısız başım” düsturunu, yani korkaklığını, türlü çeşitli süslerle politik bir argüman olarak önümüze koyarsan, eylemlerde gelecek vaadettiğin o nesiller var ya, kendilerine yer açtığımız öte yakadan, yani gelecekten el falan sallarlar sana. Söylenirler de:

“Yapma baba, bu da mı gol değildi şimdi.”


Ha bir de itidalciler var

Başbakanları “pez...nk” diye aşağılayan, onbinlerce genci okulundan eden, binlerce babayı, anneyi işsiz bırakan, koskoca bir halkı onursuzlaştıran 28 Şubat’ın mimarları gözaltına alınıyor. Kimileri ise bayram değil seyran değil gayet de sakin olan bizlere sükûnet telkin etmekle meşgul.

Elbette Türkiye’de en uzun koşuysa solun darbecilerle flörtü, ilk o fırlayacaktı tabii ki lüverden. “Yargılanmasınlar” demeye utandığından olsa gerek “ama” ile başladığı ikinci cümlesinden itibaren “Adalet intikam duygusuyla aranmaz” diye dökülüverdi Sayın Kılıçdaroğlu.

Cumhurbaşkanlığı da hassas bir makamdı elbette. 12 Eylül davası için “Çok üzerlerine gidilmemeli, toplum bölünür” mealinde bir şeyler söylemişti ya Cumhurun eski Başkanı Demirel. Son Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül de “Rövanş en kötü bir şey” deme ihtiyacı hissediverdi ne yazık ki.

Bazı gazeteciler de “Yargılama sembolik olsun, çok da ileri gitmesin” beyanatları ve “geçmişle hesaplaşacaksın da n’olacak” atarlanmalarıyla tez elden medyanın itidal duvarını ördüler, sağ olsunlar.

Tesellimiz, yargılaması sürerken Başbuğ’un tutuklanmasını tasvip etmediğini söyleyen Sayın Bülent Arınç’ın, henüz süreç soruşturma aşamasında olduğu için olsa gerek, 28 Şubat gözaltıları için şimdilik olumsuz bir açıklama yapmaması.

Ya hu bir durun, bir soluklanın Allah aşkına sevgili büyüklerimiz.

Tamam, Sayın 28 Şubatçılar gözaltına alınalı tam 72 dakika olduğu halde ortada iddianame falan yok, gözaltı süreleri de çok uzun da...

Henüz yarattığı mağduriyetlerin dumanı tüten bir darbenin evrensel hukuk normlarına göre, insan haklarına riayet edilerek yargı önüne çıkartıldığı gün “rövanştan” bahsetmek de ne oluyor?

Yoksulluktan kaçak elektrik kullanan vatandaş bile mahkemeye çıkıp ifadeye vermek zorundayken, darbecilerin ifade için alınması sözkonusu olunca bu panik niye?

“Sosyal laik hukuk” devleti tamlamasını ağzından düşürmeyenlerin hukuk önüne çıkmayı, yargılanmayı “rövanş” olarak görmeleri, nasıl bir seçkinci bilinçaltının tezahürü?


[email protected]