• 1.05.2012 00:00
  • (5503)

 Okuldayken arkadaşlarla Hermes isimli bir dergi çıkartıyorduk. Ben de yine böyle “önce kendi zincirlerinizi kırın” tarzında yazılar yazıyordum.

“Kutsal” Mayıs sayısında da ayın manevi şahsiyetine uygun olmayan baharla, aşkla meşkle ilgili bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum. Sanırım derginin bazı çevrelerce “post-Marksist” yaftasıyla “aşağılanmasının” müsebbibi de bu tarz çıkıntılıklardı. İsmi bile sorun olmuştu derginin. Hatta sıkı solcu bir hocamızdan “iyi hoş da dergiye niçin bir hırsızın ismini koydunuz ki” diye ciddi ciddi eleştiriler almıştık.

O zaman da çok gülüyorduk bu ortodoks garipliklere. Derken derginin üçüncü ya da dördüncü sayısında 1 Mayıs gelip çattı. Hiçbir sol grubun görüşlerimizi ifade etmediğine karar verip müstakil takılalım dedik. Bir pankart yazıp takıldık arkasına. Ancak aykırılığımız “Din kültür renk değil emek yücedir” kadardı.

Yine geldi 1 Mayıs. O dönemki arkadaşlarımı bilmiyorum ama ben emeğin de yüce olmadığını düşünüyorum artık. Öyle ya, doğama aykırı zorunlu bir etkinlikte harcadığım beden ya da kafa gücü, temel hakkım olan yaşamak için katlandığım bir angarya, niçin kutsal olsun ki?

Alın teri dediğin de bildiğin terdir; pastırma yersen kokar falan.

Yaptığım işin karşılığını eksik almam elbette bir sorun ama buna karşı durmamın nedeni kutsallığıma saygısızlık falan değil. Haksızlık, mantıki bir problem var ortada. Bu mantıksızlığa karşı vereceğim mücadeleye de mistik bir kılıf giydirmeye ihtiyacım yok.

Kaldı ki, kendisinin hayal bile edemeyeceği içinde bulunduğumuz bilgi çağında mantığımı gerekçelendirmek için desturuna ihtiyacım yok ama Marx bile “Gerçekte özgürlük âlemi ancak, zorunluluk ve dünyevi kaygılar tarafından dayatılan emeğin bittiği yerde fiilen başlar”demiyor muydu?

Ama ok yaydan çıkmış. Emek fetişistleri tıpkı doz arttırmaya mecbur eroinmanlar gibi, günden güne kutsallık alanlarını genişletip, bu basit ve anlaşılabilir talebi elde etme olasılıklarını ortadan kaldırdıklarının farkında değiller.

Bakın 1 Mayıs alanlarına, ücretli köle komisyoncusu sendikalarımızın hangisi çalışma hakkını, askerî vesayet rejiminin yarattığı politik maskeli ekonomik karadelikleri kapatıp, çalışanlara ve çalışmayanlara daha insani bir yaşamın yolunu açacak şeffaflaşmayı ve bunun ilk adımı olan AB üyeliği talebini dillendirebilecek?

İnsanın ancak zorunlu olduğu için çalıştığını, ideal olanın, teknolojinin insanın daha az çalışması için geliştirilmesi hedefi olduğunu kim hatırlatacak? Demokratik ve hesap veren şeffaf bir organizasyonun, bu gelişim sonucunda elde edilen zenginliği paylaştırabileceği ve mümkün olduğunca az çalışarak vakit “artıran” insanın da kendisini “gerçekleştirerek” mutlu mesut yaşayabileceği ihtimalini kim dövizleştirecek.

Daha az çalışmamızı sübvanse edecek olan ve aslında bir hidroelektrik santralden daha avantajlı olabilecek nükleer enerji yatırımlarına başlanmasını, karnımızın daha çok ve ucuz doyması için GDO çalışmalarının hızlandırılmasını isteyen bir Allahın kulu da çıkmayacaktır elbette.

Hiç olmazsa Anarşistler İspanyolların o güzel sözünü hatırlataydı: “Çalışmak insanın değerli vaktini boşa harcamasıdır!”

“Sümme hâşâ” dediğinizi duyuyorum ama amentülerinize aykırı yeni bir önerme duyunca kırkları, yedileri göreve çağırarak “devrimci” olunmuyor.

Çünkü bugüne değin tartışılması teklif dahi edilemez sol paradigmalarınızla nasıl “başarılamayacağından” başka bir şey göstermediniz bizlere. Bırakın da alternatifler üzerine konuşabilelim. Kimbilir belki işe yarar.

Hem, daha iyi yaşamak için solcu olmuştuk, daha iyi solcu olmak için yaşamıyoruz, değil mi?

Sözkonusu insanca yaşamaksa, çözümse, tüm ideolojiler gibi sol da teferruattır.

 


Allah kerim tek yol devrim

Ülkenin üç beş yıldır içinde bulunduğu dönüşüm sürecinde solun genişçe bir kesimi adeta dondu kaldı ama dindarlar demokratlığa doğru bir adım da olsa atmayı başardılar. Ürkekçe de olsa kapalı devrelerinin anahtarlarını açıp toplumun diğer kümeleriyle ilişkilendiler. Terminolojileri değişti, birarada yaşama iradesine dair ezberlerini yavaş yavaş sorgulamaya başladılar.

Bu dönüşüm sürecinde marjinal akımlar da baş gösterdi. Kuşkusuz son günlerde en popüler olanları da 1 Mayıs’la çıkış yapmaya hazırlanan “İslamcı Devrimciler!”

Öncelikle İslamcı gençlerin bu adımını değil, varolan tekeli garip karşıladığımı söyleyeyim. Öyle ya dindar ücretli köleler sömürüden azade değilse, bu mücadele niçin bir ideolojik grubun tekelinde olsun.

Ancak birkaç gündür grup hakkında yazılanlara çizilenlere bakıyorum da, bu ileri adım henüz başındayken bir bataklığa sürüklenilmek isteniyor sanki.

Elbette kendilerini bağlamaz ama, haklarındaki algıdan ve yönlendirmelerden bahsettiğimize göre, kortejlerinde yürüyeceğini ilan eden Ahmet Hakan’ın “patron dindar da olsa patrondur” türünden janjanlı slogan önerileri üzerine “epeyce” düşünmeliler.

Ortodoks solun sıkça eleştirdiğimiz arızalarını tekrar eden, tek fark olaraksa yüksek sesle Müslüman’ım diyen bir yol, bilemiyorum ki...


[email protected]