• 15.06.2012 00:00
  • (3768)

 Kürtçe seçmeli ders oldu.

Haftalık ders sayısının azlığı ve başlama süresinin geç olması eleştiriliyor. Öğretmen açığı ve müfredatın içeriğine dair kaygılar da mevcut.

Ne var ki tüm bu eksiklikler ve eleştiriler, BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak’ın söylediği gibi atılan adımın “bir asimilasyon politikası” olduğu türünden acayiplikleri haklı kılmıyor.

Birileri, bölgede, çocuklarını seçmeli Kürtçe dersi almaya teşvik edebilecek, olası boykotu delecek “hayın” ailelerin “fişlerini” hazırlamaya başlamıştır bile belki.

Memleketteki Kürtçe yasağının müsebbibi, “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyalarının yaratıcısı CHP’nin, daha düne kadar cümlelerimizdeki “Pekeke”leri ayıklayıp bizlere “terörist” yaftası yakıştıran bazı “yandaşları” ise “gaz” peşindeler.

Neymiş “AKEPE devleti” bu düzenlemeyle asli unsurumuz dediği Kürtlerin dilini yabancı dil kategorisine sokuyormuş.

Seçmelisini değil, anadilde eğitimi savunan biri olarak bu çıkarsamanın kaynağını gerçekten merak ediyorum. Konuyla ilgili yasal düzenlemeler desek, orada da “yaşayan diller ve lehçeler” deniyor. E peki ne?

Milyonlarca vatandaşının anadiline “bilinmeyen dil” tanımı yapan, yani bırakın Kürtçeye yabancı demeyi, dilden saymayan ceberut devlet karşısında hükümet bu yetmez ama evet adımını atarak ayrımcılık mı yapıyor şimdi?

Hiç olmazsa “10 yıldır elinizi daha çabuk tutamaz mıydınız be hey hükümet” deyin de, komik olmayın yahu.

Kaldı ki “kamuoyunun hazırlanması” gerekçesi dillendirilse de AK Parti içerisinde de bu durum kabul ediliyor.

Görüşlerini aldığım AK Parti Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu da Allah’ın bildiğini kuldan saklamayarak açıkça “Bu adımı anadilde eğitimin ilk adımı” diyor.

Hükümetin epey bir süre önce Kuzey Irak yetkilileriyle temasa geçtiği ve bu konunun altyapısı için görüşmeler yaptığına dair haberlerimizi de hatırlatalım.

Hâl buyken, ileri adımların atılmasının yolunu, işi “Kürtlerin imha ve inkâr planında yeni bir evre” noktasına vardıran “komutanların” tavrı mı açacak dersiniz? Yoksa, dün “Türkiye Türklerindir gazetesi”ne konuşan Leyla Zana’nın “Toplumu ileriye götürecek her adıma ben olumlu bakarım. Yanlışlık varsa da çıkar söylerim” diyen ve cesaret istediği aşikâr tutumu mu?

Röportajında devletin asimilasyon politikalarını kıyasıya eleştirirken “Şimdi hepimizin yapması gereken, hepimizin Başbakan’ın sorunu çözmesinde yanında olduğumuzu ona hissettirmemiz, onu teşvik etmemizdir” diyen Zana da hükümetin bu “planının” yedeği mi şimdi?

Gazcıları bir yana, Egemen Kürt siyasal hareketinin bu “istemezük” tavrını ve hatta kinini yalnızca çekilen acılarla, ödenen bedellerle açıklamak da mümkün değil.

Öyle olsa Leyla Zana’yı nereye koyardık?

Neyin amaçlandığı, hangi “hatiplerin” koordine ettiği bir yana, henüz gencecik bir kadınken Meclis kürsüsünde ülkedeki milyonlarca insanın anadiliyle konuştu diye on yıl hapis yatan Zana’nın kini patlıcan mı?

Sizler bakmayın Türk ve Kürt milliyetçilerinin seçmeli ders konusundaki birbirlerinin simetrisine düşen karşı duruşlarına.

Hükümetin seçmeli ders atağına napalm bombası muamelesi çekenlerle, Zana’nın röportajındaki “Kürdistan”ların altını çizip Başbakan’a alarm verenlerin yok birbirinden farkı.

Bizler yolumuza devam edelim.

Uludere’de nedensiz yere Ergenekon’un yükünü omuzlayan, Özel Yetkili Mahkeme revizyonuyla yüreklerimize kuşku düşüren, askerî faaliyetleri ombudsman denetimi dışında bırakan hükümeti kıyasa eleştirelim.

Ama Kürt sorunu yolundaki seçmeli ders gibi cılız bir adıma da Uludere muamelesi çekmeyelim. Hiç olmazsa buyurucularımızın gözlerinin içine bakıp, ama onlar gibi kızmadan, hiddetlenmeden “asimilasyon da değil be kardeşim” diyelim.

Bunun yolu da müzakere süreci için hükümete söylediği “Kiminle dövüşüyorsan elbette onunla barışacaksın” diyen Ahmet Altan gibi, “çözüm merci hangisiyse onunla konuşacaksın” noktasına gelen Zana’nın cesaretini gösterebilmekten geçiyor.

      


Meraktan

Halen tutuklu bulunan Balyoz sanığı bir kurmay albay eşi vasıtasıyla mektup gönderdi. İsteği üzerine adını vermeyeceğim albayın, uzun ve samimi mektubunda özet geçen cümleler şunlar:

“Ben darbeci değilim. Mahkeme tarafından suçun oluştuğu tarih olarak 2002-2003 yılları esas alınıyor, 2003 yılındaki seminer sırasında Verona/ İtalya’da bir NATO tatbikatına katılmak üzere yurtdışındaydım. Yurda giriş-çıkış pasaport kayıtlarım Emniyet tarafından mahkemeye gönderildi... Benimle ilgili Kasım 2008 yılında oluşturduğumu iddia ettikleri bir formu (tabii ki dijital ve imzasız) bile iddia makamı iddianameye ve esas hakkında mütalaaya koydu. Daha da ilginç ve trajikomik olanı ben iddia ettikleri, yani formu oluşturduğum savında bulundukları Kasım 2008 tarihinde gemi komutanı olarak Kenya’daydım.”

Darbe planladığı iddia edilenlerin, bazı askerleri emir-komuta zincirinin mantığına uygun olarak bilgileri olmadan görevlendirdiği aşikâr; gözardı edilemeyecek bu ve benzeri soru işaretlerinin giderilmesinin davanın önemini azaltmayacağı aksine güçlendireceği de.


[email protected]