• 26.06.2012 00:00
  • (4687)

 Cuma günü Suriye’nin Türkiye’ye ait keşif uçağını düşürdüğü henüz öğrenmiştik ki, canlı yayınımıza bir uluslararası ilişkiler profesörü bağlandı. Aynı zamanda eski bir pilot olduğunu öğrendiğim hoca başladı ucu savaşa kadar varan olası yaptırımları anlatmaya.

Uzman esip gürlerken dayanamadım. Yaptırım önerilerine de söyleyeceklerim vardı ama uzmanlık alanında havlamamın bedellerini göze alamayıp kısa kestim.

“Hocam” dedim, “Olay henüz çok sıcak. Nereden biliyorsunuz, belki uçak düşürülmemiş, düşmüştür.”

Hocanın yanıtı net oldu: “Böyle bir şeyi kabul edemem!”

“Neyi kabul edemezsiniz?”

Anladık ki ihtimalin zayıf olduğunu kastetmiyordu hoca. Kabul edemediği bir Türk savaş uçağının öyle alelade bir kul yapısı gibi düşebileceğiydi.

Koptuk tabii.

İstidatlı bir savcı için sözlerimden makul miktarda 301’lik malzeme çıkabileceğini düşünerek zorlamadım.

Evet, neticede Türkiye Cumhuriyeti’nin ve kahraman ordumuzun manevi şahsiyetini zedeleyecek bir durum olmadığı anlaşıldı. Benim yanıldığım ortaya çıktı. Uçağımız düşmemiş, düşürülmüştü.

Ne var ki “AKAPE hükümeti” için aynı durum sözkonusu değildi. Tersanelerin yanı sıra, istese de düşemeyecek kadar asil kanlı uçakların yönetimini “yeniden” ele geçiren karşı devrimci Osmanlıcılar hıyanet ve acz içindeydi.

Hırsızın hiç suçu olmaz mıydı? Eskiden, yedi düvele karşı it dalaşı yapan uçaklarımızı düşürttürüyor sonra da cevabı hemen savaş ilanıyla vermiyordu.

Kaderin cilvesi, bir oyunda kendisinden “Hüsamettin Cintonik” diye bahseden Ferhan Şensoy’un köşesinin hemen üstünde, gazetenin manşetine ilham olan Cindoruk faturayı kesmişti bile:

“Bakandan kurtulmazsak, üç nokta...”


Aydınlık
 gibi, verilen mesajı şıp diye anlayıp AK Parti’ye “çakarsamada” bulunacak entelektüel okura değil de, dekoder yardımıyla “anlayan” kesimlere seslenen Sözcü ise metaforları buruşturup atmıştı.

“Savaşın eşiğindeyiz ama 68 paşa hapiste” manşetini çakan ve “Suriye’yi en iyi bilen gazeteci” olarak anons ettiği Hüsnü Mahalli’nin “Amacın işgalse vurular” sözlerini büyüten Sözcü’nün Ankara temsilcisi Saygı Öztürk netti.

“Orduda moraller bozuk. Çünkü yılların tecrübesine sahip 68 muvazzaf general ve amiral Balyoz’dan cezaevinde tutuklu. Sağduyu milyonlar ‘komutanlar serbest bırakılıp görevlerinin başına dönmeli, bu orduya moral olur’ diyorlar.”

Kelimenin patent hakkını her sabah programında 500 kere kullanarak tescilleyen Sevgili Erkan Tan’ın kulakları çınlasın:

“Diyorlar...”

Peki, kim o diyenler? Balyoz sanığı Çetin Doğan’ın “aktarımlarını aktaran” CHP’nin İzmir aktarı Aytun Çıray. Başka? Bir emekli hava korgenerali.

İyi de iki bizkaçkişiyiz.com deneyimi sayesinde sayı saymayı öğrendik. İki emekli asker ve tezkeresini yırtıp müebbet askerliğe gönüllü yazılmış bir sivili ister topla ister çarp milyonlar etmez ki sana.

Milliyetçi cenahtan destek lazım.

Gerçi MHP vekili Ümit Özdağ pazar günkü tv programında, Hasan Celal Güzel’in “kıçı kırık Suriye” temalı düzeyli ve deruni tesbitlerine dayanıp omuz vermişti ama, Yeniçağ’ın Arslan’ı lafı evirip çevirmedi.

“5 Kasım 2007’de Beyaz Saray’da, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının düğmesine basılmasına evet denmeseydi, hemen öncesinde özel yetkili savcılarla toplantı yapmak için Amerikalı savcı Susanne Hayden Türkiye’ye gönderilmeseydi, Türk Silahlı Kuvvetleri, bugün milli stratejiler geliştirip uygulamak imkânına sahip olurdu.”

Allah’ın bildiğini kullara da gösteren Zirve katliamının ek iddianamesi de yayınlandığı halde Hrant’ın katledilmesinde Ergenekon’dan bahsedeni Cemaatçi ilan eden çiçek çocuğu imitasyonları da fırsatı kaçırmadılar.

Ergenekon muhiplerinin Suriye konusunda BOP’tan müteşekkil boktan (tabii ki kurumuş) analizlerini es geçip, gözlerini Esed’in zulmüne karşı uluslararası toplumu göreve çağıran ancak askerî müdahale alternatifini dillendirmeyenlere diktiler.

Neymiş, halkını katleden Esed’e tepki veren liberaller, İslamcılar falan hükümetin diktatöre karşı sert tavrını cilalayarak bugünkü ortamın ve tabii ki savaşın yolunu döşemişler.

Anakronik Irak savaşı hikâyeleriyle son Suriye krizini analiz etmeye çalışanlar gazeteleri nereden okuyorlar bilmiyorum ama ben o savaş çığlıklarını muhafazakâr medyada değil, sol, ulusalcı ve kendi yazdıkları merkez medyada gördüm. Hatta aralarında Suriye’yi savaşa cesaretlendiren bile vardı.

E, hâl bu olunca da “barış, lütfen yani” mesajlarının Can Dündar’dan rol çalmanın ötesine geçtiğini düşünmüyorum.

Hülasa barış gazeteciliği, uluslararası hukuka uygun silahsız uçan bir uçağı vuran devleti eleştirmeyi de kapsar, azıcık. Muhafazakâr diye kıl olduğun hükümete “hırsızın hiç mi suçu yok, niye dövdürdün kendini demekle” pek alakası yoktur.

Terörist bir devlete karşı uluslararası toplumu göreve çağırmayı da emperyalistlik saymaz. Devletlerarası savaşa “hayır” der, elbette halkına karşı savaş açan ve bu savaşa ses çıkartan komşularının uçaklarını düşüren diktatörlere de.

Ve bu ayrımları yapamazsa, Suriye’ye “gık” denmesine karşı çıkan ulusalcılarla “lank” diye aynı cepheye düşüverir.

Dikkat buyurun, düşürülmez, düşer.


[email protected]