• 29.06.2012 00:00
  • (5435)

 Hükümetten ÖYM düzenlemesi hakkında farklı sesler yükseliyor.

Net olansa Başbakan Tayyip Erdoğan’ın değişikliğe büyük oranda ikna olduğu.

Yo, kimi arkadaşlarımızın çok sevdiği gibi bu işi Ankara’daki “tapınak şövalyelerinin” faaliyetlerine falan bağlamıyorum elbette.

Hükümete çok ama çok yakın medyanın, bu düzenlemeyi, zorunlu proletarya diktatörlüğünün ardından gelen sosyalizm havasında sunmasınaysa gülüp geçiyorum zaten.

ÖYM’lerle ilgili kararında Başbakan’ın da mustarip olduğu, pek çoğumuzun direnemeyip seline kapıldığı, sayılarına tezat sesleri gür çıkan müzmin muhalif kesimlerin mahalle baskısıdır.

İşi babasını savunan bir evladın masumiyetinden çıkartıp, hesaplanmış jest ve mimikler de dâhil profesyonel bir manipülasyon faaliyetine çeviren Pınar Doğan-Dani Rodrik’ten tutun da, marjinal sol gruplara kadar fiili bir ittifakın yarattığı baskıdır bu.

Hükümetle kulis yapan endişeli eski ve yeni askerî bürokratların, CHP’nin pohpohlaması işin tuzu biberidir.

Yeni program hazırlığı yaptığı açıklanan Ayşenur Arslan’ın CNN Türk’teki programında reklam arası verilmesini “basın özgürlüğüne darbe” diye anonslayan Amberin Zaman’ın da katkısı vardır bu havada.

İçeride “Yetmez ama evetçilere” göz kırpıp, dışarıda reform sürecini ecnebilere “İranlaşma” olarak lanse eden duayenlerin de.


Orhan Kemal Cengiz
’in dediği gibi, “Cumartesi annelerinin Galatasaray’da ne işi var, Silivri’nin önünde toplanmaları lazım, çocuklarının katilleri Silivri’de” diye isyan edeceklerine, Silivri önünde sanıklar lehine “duyarlılık çağrısı” yapmaya hazırlanan solcu akademiklere de alkış tabii ki.

İşte, hükümetin, itidalli uzlaşı dönemine sürüklenmesinde bu yoğun manipülasyon faaliyetinin etkisi büyüktür.

Bu mahalle baskısı nice demokratları, “referandumda evet dediğim için özür diliyorum formu”nu doldurma noktasına savurmadı ki, içte ve özellikle dışta “aman başımız ağrımasın” diyen Erdoğan’ı ve hükümeti sendeletmesin?

Dünyanın her yerindeki muadillerinin gündemi askerî vesayetle hesaplaşma, sivilleşme, şeffaflaşma olan demokratlarımız bile kararsızken, “muhafazakâr” bir iktidar bu iş için niye öne atılsın?

Size diyorum dostlar. Belki tutumları Cemaat’inkine denk düşecek diye, pasif kalıp bu dezenformasyona destek olan herkesimden ve inançtan demokratlar.

Bugüne değin sustunuz ama hiç olmazsa 1 temmuzdan önce çıkartılması istenen düzenleme şekillenmeden biraz netleşin.

Bunu, “cinayetinin arkasında örgüt yok” kararı verildiğinde haklı olarak sokağa döküldüğünüz, ancak öldürülmesiyle ilişkilendirilen Zirve Katliamı davasında “aha da o örgüt Ergenekon’dur” diyen iddianameyi görmezden geldiğiniz Hrant için yapmalısınız mesela.

Bakın, Zirve Katliamı davasının müdahil avukatı Erdal Doğan ne diyor:

“ÖYM’lerin doğal yargı gereği kaldırılması gerektiği düşüncesindeyim ancak CMK 250. Madde ile savcılara verilen yetkilerin bu gibi cinayetlerde düzgün şekilde kullanılmış olması, dokunulmazlık zırhına kimsenin sokulmaması Türkiye için tarihî döneme işaret etti.”

Avukat haklı. Keşke İsviçre’de yaşasaydık da özel mahkemelerimiz olmasaydı. Ama CMK 250/3, askerlerin “kendi mahkemelerinde” değil, biz reayalara bakan mahkemelerde yargılanmasının yolunu açmasa, gayrımüslim vatandaşların katledilmesinde rolü olduğu iddia edilen o askerler şimdi nerdeydi sizce?

251. Madde olmasa, Gölcük’teki aramayı kim yapardı, Kozmik Oda’ya birazcık da olsa kim girerdi?

Demek ki neymiş? Devlet görevlilerinin sanık olduğu Balyoz, Ergenekon vs. gibi darbe davalarında özel yetkiler şartmış. Düzenlemeye dair tartışmaları kaygıyla izleyen efsane İtalyan savcı Felice Casson’un dediği gibi “Hakikate ulaşabilmek için dokunulamaz kimse olmaması gerekir”miş. Bu düzenleme heybeden çıkmamış.

Sapla saman birbirine karışmasın. AK Parti’nin olası fütursuzluklarını engelleyecek demokratikleşmenin yolu, siyaset kurumu üzerindeki vesayetin kozmik odalarına dalan, dokunulmaz askerlere vatandaş muamelesi çeken yasayı ve mahkemeleri tukaka ilan etmekten geçmiyor.

MİT kriziyle kafanızı karıştırmalarına da izin vermeyin. O dönemde siyasal iktidarın politikalarını yargının “esastan” denetleyemeyeceğini söyleyip hükümetin yanında yer almıştık. Şimdi de siyaset üzerindeki başka bir vesayetin, askerî vesayetin tehdidinin toprağa gömülmesi, yargının işinin yarım kalmaması için hükümetin bu girişimine muhalefet etmeliyiz.

Türk hukuk sistemin ceberut zihniyetinden kaynaklanan arızaları, DGM’lerde karşı olduğumuz zihniyeti yerden yere vurmak, insan hakları ve demokrasi adına bu alanlarda iyileşme talep etmek elbette işimiz. Fakat darbe rejimin aktif unsurlarının ve safralarının “esaslı soruşturulmasının” engellenmesine siyaseten doğruculuk adına alet olmak bize mi kaldı?

Evet, umarız tartışmalara “AK Parti terör ile mücadele konusunda, darbeciler ile mücadele konusunda, organize suç örgütleri ile mücadele konusunda yargının elini zayıflatacak bir uygulamaya imza atmadı, atmayacak” sözleriyle katılan Hüseyin Çelik’in sağduyusu galebe çalar. Biz testi kırılmadan uyarımızı yapalım da.


[email protected]