• 13.07.2012 00:00
  • (7957)

 Bahçelievler Katliamı sanıklarının tahliyesi tartışması, cezaların suça oranı noktasında yoğunlaştı.

Ama bence üzerinde durulması gereken bu gelişme karşısındaki kanaatlerimizin arka planı.

Konuyla ilgili, ülkücülerin avukatlarından Osman Başer’le konuştum.

Telefonu kapatırken gayet neşeliydi Osman Bey. “Onlar benim kahramanlarım” dedi. “İnşallah Haluk Kırcı da (katliamın iki numaralı ismi) tahliye edilecek.”

Günlerdir kafamda bu konuşma var.

Osman Bey’in hukuku bir yana koyup savunduğu, kutsadığı, dava arkadaşlarının hikâyesi ne?

Haneke filmlerindeki gibi bağlamından soyutlayıp tane tane anlatayım.

Öğrenci evinde oturmuş televizyon izleyen 5 genç düşünün.

Dışarıda da gençler var. İçerdekileri öldürmek için ayrıntılı bir plan yapmışlar.

Aralarında kişisel bir husumet, kan davası falan yok. Düşmanlıklarının nedeni farklı şeylere “inanmaları.”

Dışarıdakiler eve giriyorlar. İçerdekilerin ellerini bağlayıp yere yatırıyorlar. Önce evdekileri boğazlarına havlu sokup öldürmeye çalışıyor. Olmuyor. Bir diğeri elinde tel bir askıyla geliyor. Bir de bunu deneyelim diyor, olmuyor. Eterle bayıltılıyorlar evdekileri. Saatlerce sürüyor bu korkunç “çalışma.” Derken içlerinden biri sonuçtan emin olmak için gençlerin kafalarına tek tek sıkıyor. Bu arada eve oturmaya gelen iki çocuk da öldürülüyor.

İşte Osman Bey ve onunla aynı görüşte olanların, faillerinin salınmasını bayram ederek onayladıkları fiil budur.

“Bunlar yanlış şeyler tabii de olmuş bitmiş işte” girizgâhlarını pabucuma anlatın.

“Aynı suçlardan hüküm giyen solcular çıktı. Ülkücülerin başı kel mi? Eşitlik, adalet sağlandı” bahanelerini de dinliyorsa vicdanınıza anlatın lütfen.

Derdi adalet ve eşitlik olanının gözünün Themis gibi bağlı olduğunu masalına, en azından önceliğinin hukuk tekniğinin bekası olacağına inanmayacak kadar büyüdüm.

Benim derdim ne hukuki kıyasınız ne ideolojilerin ve argümanlarının bekası, haklılığı.

Yegane amacım, övülen örgütlülüğün, ideal olarak sunulan politikliğin kolektif delilik adına nelere kadir olduğunu tartışmak.

Bu yüzden beylik laflarla, çoktan farelerin kemirici eleştirisine terk edilmiş politik referanslarla kafa karıştırmayalım.

Net soralım.

Herhalde unutmamışızdır. Manyağın teki henüz 18 yaşındaki sevgilisinin, Münevver Karabulut’un boğazını testereyle kesmişti. Hepimiz lanetlemiştik. Cinayet aletini önceden hazır etmesi, olayı örtmek için yakınlarından destek alması, kızgınlığımızı daha da arttırmıştı.

Osman Bey’in ve Bahçelievler Katliamı karşısında onunla aynı hislere sahip olanların Münevver Karabulut cinayetinde katile lanet ettiğinden şüphe duymuyorum. Bu olay karşısında da hukuka göre değil, daha “insani” bedeller öngörüyordur belki de.

Peki Osman Bey’i ve başkalarını, çelişki demiyorum, bu riyakârlığa düşüren ne olabilir sizce?

Elbette bu soru, bugün Bahçelievler’de yaşananları kuşkusuz katliam olarak değerlendirip, aynı yıl Ümraniye’de 5 ülkücü işçiyi öldüren solcuları alkışlayanlar için de geçerli.

Şanlı tarihinizdeki kanlı katliamlar, adli değil politik oldukları için mi kutsal?


Kaçan kurtulur

Yukarıda sözünü ettiğim angaje tavrın da, tavsiye ettiğim muhakemeyi ihanet saymanın müsebbibinin de dünyaya ideolojiler penceresinden bakmak olduğunu düşünüyorum.

“Kahrolsun partisiz yazarlar” diyen Lenin gibi, yıllardır bu pencereyi örtmeye cüret edenler ihanetle suçlandı.

Bu durum sadece Sovyet Devrimi için geçerli değil elbette. İktidarı devrimlerinin “ebesi olan” ‘zor’a, yani hötzöte borçlu tüm partiler “dışımızda kalana” bir tekme dediler. Sağdan sola tüm kolektivistler bu zorunlu katılımıözdeşleşmeyi dayattılar.

Onları ve rejimlerini demokratik devletlerden ayıran temel faktör de bu oldu. Bugün Avrupa’da halkın siyasete karşı günden güne artan ilgisizliği de batı demokrasisinin ideolojik eski dünya ve hâlâ oraya meyledenler karşısındaki zaferidir.

Ve bu bir felaketin değil, varlığını bir ideolojiye armağan etmiş, ruh hastası nesiller yetiştiren sistem karşısında özgürlüğün müjdecisidir bence.

Ellerindeki anahtar saydıkları iptidai çomakla, dijital olmasa da kartlı sistemle çalışan kapıyı zorlamak ve bu naile çabayı onur saymak mı?

Yoksa somut durumlar karşısında, seküler kırkların yedilerin şablonları yerine vicdani bireysel tavrılar geliştirmek mi?

Gerektiğinde komplekslerimizden, ideolojilerin sınırlandırmalarından kurtulup tıpkı referandumda olduğu gibi, düşman gösterilen kardeşlerimizle fiili ittifaklara soyunmak, somut kazanımlar elde etmek mi?

Bakın matah bir şey olarak pazarlanan örgütlülüğün karanlığı, hayvan hakları savunmak gibi elzem bir edimin gönüllülerinden bile neredeyse Galata köprüsünün üzerindeki balıkçılara saldıracak militanlar yaratma potansiyeline sahip.

Şunu geçen Twitter’da okudum da: “Balık tutmak neden romantikleştiriliyor ki. Dana kesmekten ne farkı var, bir hayvan yakalanıp öldürülüyor, hem de çırpına çırpına”

Bu arada lüfer zamanı gelse de, kılçığına kadar kedimle birlikte afiyetle yesek.

Yemeden önce kafamızın içindeki fosforu arttıralım da daha iyi çalışsın, semirsin, değil mi?

[email protected]