• 17.07.2012 00:00
  • (4065)

 Kurumuş at boku gibi sert olduğum günlerdi. Daha önce tanışmadığımız halde tek bir referansla, Ankara’ya geldiğimde bana evini açan Mevlüt abiye çarptıkça ufalanıyordum. Ama farkında değildim.

Mevlüt abi biyologdu ama benim diyen sosyal bilimciye taş çıkartacak kadar felsefeye, siyasal düşünceler tarihine, sosyolojiye hakimdi. Amentüm Marxizmi de, öğrenme ihtiyacı duymadığım halde küçümsediğim liberalizmi de bende çok çok iyi biliyordu.

Hepsinden önemlisi gördüğüm en güler yüzlü adamdı. Yetiştirme yurdunda büyümesi, aksak ayağının acısı armağan etmişti bu yaşam sırrını ona sanırım.

Beni en çok sinir eden şey de buydu. Çünkü sürekli tartışıyorduk. Ve o gülümseyerek, formüllerini “ezbere” bilmemin verdiği öz güvenle attığım sloganlarımı eziyordu.

Bir gün yemek masasında “Ben seni hiç ders çalışırken görmedim” dedi. Ben de tabii “parasız, bilimsel, özerk, demokratik üniversite mücadelesinden” dem vurdum.

“Allah korusun” dedi, “Öyle bir eğitim sistemi olsa haliniz nice olurdu kim bilir. Aslında siz istediğiniz şeyden korkuyorsunuz. Bırakın dağınık kalsın da, hiç olmazsa bir diploma sahibi olun.” Ardından patlattı kahkahayı.

Aradan 15 yıl geçti. Frenle olmasa da reform sürecini vitesle yavaşlatan AK Parti karşısındaki muhalefette Mevlüt abinin karikatürünü çizdiği çocuğu görüyorum şimdi. Ben de gülüyorum.

Fakat keşke direnip, “hafızlığa” devam etseydim de hâlâ ona karşı kızgınlığımı koruyabilseydim.

Zira gülmeye başladığımdan beri üzüntüm arttı.

Eskiden siyah beyaz gördüğüm dünyanın geçişken renklerden oluştuğunu fark ettikçe, renk körlerinin analizleri daha fazla canımı sıkmaya başladı.

Fakat kimilerimiz gülümsemeleriyle karamsarlaşırken, asık suratlarıyla içten içe sevinenler var.

Hükümet, Kürt sorununun çözümü için tüm demokratların desteklediği açımları yaparken, müzakere sürecini işletirken bırakın desteklerini esirgemeyi, bizzat köstek olanlardaki müthiş heyecandan bahsediyorum.

Zamanında risk alıp hükümetin bu iyi niyetli ve önemli adımlarını “yetmez ama evet” diyerek destekleyenler, AK Parti’ye eski günlerini hatırlatıyor.

Onlarsa adeta eskiyi unutturup, Alper Görmüş’ün tabiriyle hükümeti denize düşürüp yılana sarılmaya mecbur etmekle meşguller.

Bizler partinin Uludere’deki, ÖYM’ler konusundaki anlaşılmaz tavrından reform sürecinin bekası adına telaşlanıp gidişatı eleştiriyoruz. Yani AK Parti’nin demokrat-reformcu çizgisinden kaymasından kaygılanıyoruz.

Muhalefet ise gidişattan çok memnun. İdris Naim Şahin zihniyetinin partiye hakim olmasını ellerini ovuşturarak, dünün reform sürecini değersizleştirmek için kullanıyorlar.

Hükümetin sertleşmesinden medet umuyorlar.

Çelişkiler keskinleşecek ya...

Bu durumu siyasi rekabetle açıklamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum. Yalnızca “Biz demiştik” demek için ülkenin adım adım yangın yerine dönmesine sevineceklerini ise inanmak istemiyorum.

Zira delilik bu.

Sözünü ettiğim ruh halini anlamak için, 12 Eylül Referandumu’nda “Yetmez ama evetçilere” peçeteciler diyen ve milletvekili de olan bir “muhalifin” sözlerine bakmak yeterli belki de:

“Sağın yapısı gereği insanlığın hayrına bir şey yaptığı görülmemiştir. Çünkü kapitalizmin hizmetindedir.”

Ne demek Allah aşkına bu şimdi? Çocuk da değilsiniz ki, heyecanınıza, toyluğunuza verelim.

Neresinden tutsanız elinizde kalan, tarihteki ve dünyadaki örnekleri bir yana, Türkiye’nin son on yılına bakıp dillendirmekten utanacağınız bu “özcü” yaklaşımın hakim olduğu bir muhalefet, en az otoriteryen eğilimleri artan bir siyasal iktidar kadar tehlikeli.

Daha da ileri giderek söylüyorum, belki de bu tavır, bugün bizlerin eleştirilerini yoğunlaştırdığı o siyasal iktidarın eskin sisteminin rayına girmesinin en önemli nedeni.

Çünkü, ekseni kaymaya başlayan AK Parti’yi değil, kafalarında çizdikleri sağ-muhafazakâr umacıyla kavga ediyorlar.

El birliğiyle pekâlâ bir çığa dönüştürülebilecek küçük kar toplarının üzerinde bile huysuzca tepindikleri yetmiyormuş gibi, muhalefeti yani umudumuzu kiçleştiriyorlar.

Bizi alternatifsiz, sorumsuz, başına buyruk iktidarlara mahkum ediyorlar.

Hayatı müzmin bir mücadeleye eşitleyip, çözümün imkansızlığını kanıksayan “uçurum insanları” yaratıyorlar.

Bu “ürkek dövüşün” hükümete tabanını daha kemikleştirecek gündem saptırmalarıyla gemisini yürütme konforu sağlaması da cabası.

Şimdi de inanın, bizler Pazar günü Diyarbakır’da boy gösteren 90’ların devletinin gölgesine lanet okurken, onlar duaları kabul olmuşçasına adaklarını yerine getiriyorlar.

Mevlüt abinin, eğitim sisteminin konforunda tembellik edip diploma sahibi olan bizlere söylediği gibi.

Allah demokratik bir sağ iktidardan, mesele AK Parti’nin alkışlarla yaşadığı o günlerden memleketimin muhaliflerini korusun.

Çünkü en büyük korkuları bu.

Hâl bu olunca da kusura bakmayın uyuşamayız; korkularımız ayrı.

[email protected]