• 28.09.2012 00:00
  • (4922)

 Bir siyasi partide, dernekte hatta yan yana gelişlerinin nedeni aynı görüşte ortaklaşmak olan arkadaş gruplarında bile bulunmaya tahammülüm yok. Düşünmek bile içimi daraltıyor.

Örgütlülük pratiklerinden, karar alma süreçlerinden, “topluca” hareket etmekten hiç haz etmiyorum. Öyle ki adımın imza kampanyalarında yer almasını bile çok sıkıcı buluyorum artık.

Bu özgürleşme, siyasetle kurduğum ilişkiyi daha sağlıklı bir zemine yönlendiriyor. Vakti zamanında epey hırpaladığım ruh hâlimi tedavi ediyor.

Siyaset benim için psikolojik tatmin malzemesi değil. Bireysel hırslarımı, kızgınlıklarımı düşman bildiğim siyasi cephelere yönlendirerek modern çileciliğimi besleyeceğim bir arena değil burası.

Başka etkinliklerle tatmin olmayı öğrendim çok şükür.

Hayatımı kolaylaştıracak, daha özgür hareket etmemi sağlayacak zeminler yaratmasını beklediğim teknik bir araç siyaset, duygusal bir yanı yok. Hâl böyle olunca da onu icra eden aktörlere ve onların icraatlarına özcü bir perspektifle yaklaşmıyorum.

Bu beni, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez siviller bir darbe girişimini layıkıyla cezalandırdığında, yalpalamaktan, mizah malzemesi bir duruma düşmekten kurtarıyor.

Böylece, dönemin kuvvet komutanları “darbeyi biz önledik” itiraflarıyla yarışırken, Balyoz kararı karşısında “ne yani zil takıp oynayayım mı” diye sormuyorum.

İradem hür olduğu için, AB Sosyalist Grup Lideri Swoboda’nın “Balyoz onaylanırsa tarihî bir adım olur” açıklamasını duyunca gocunmadan “Berlin’de sosyalistler var” diye halaya kalkıyorum.

Düşmanlık gözümü kör etmediği için, darbecilere ağıt yakan, MHP’nin, CHP’nin, Ertuğrul Özköklerin ve darbecilerin tahsilinden masumiyet karinesi çıkarttığı hâlde “solcuların” yeni gözdesi olabilen Ezgi Başaranlarla saf tutmak durumunda kalmıyorum

Bu nevi “şahsıma” münhasır nokta, iktidarda muhafazakâr bir parti var diye, suskunluğumla JİTEM’ci askerlerin yargılanmasına köstek olmaktan da, her gün onlarca genç ölürken İmralı’yla görüşeceğiz diyen Başbakan Erdoğan’a “yenildin ondan herhalde” diye atarlanmaktan da sakınıyor beni.

Diğer partilerin yanı sıra AK Parti’ye bakış açımı da bu perspektif şekillendiriyor işte. Nasıl sırf aynı yaşam tarzına sahip olduğum insanlardan müteşekkil diye, siyaseten muhafazakâr partileri desteklemiyorsam, yıllardır talep ettiğim siyasi reformları ürkek de olsa atan bu partiyi de gündelik yaşam pratiklerinde muhafazakârlar diye alkışlamaktan geri durmuyorum.

AK Parti’ye eleştirilerim, ontolojisinden dolayı değil, somut icraatları ve söylemeleri üzerinden. AB fasıllarını açmamalarına, Uludere’deki haybeden suskunluklarına, üzerlerinde iğreti duran milliyetçi söylemlerine kızıyorum mesela. Benim de talebim olan icraatları gerçekleştirince, güçleniyorlar, muhalefet cephe kaybediyor diye üzüntümden değil.

Hülasa adeta merhem bu politik reddi miras ve sonrasında gelen örgütsüzlük hâli, angaje olmamaya çalışmaktaki ısrar...

Dolaysıyla her sözümüzün, yazımızın altında “karşılık” arayan, hayatları boyunca sevmeyecekleri eşeğin önüne ot koymamış yerli malı haftası kafasındaki arkadaşlara üzülerek bildirim. Bu konforu terk etmeye hiç mi hiç niyetim yok.

Ama demokrat ve reformcu kimlikleriyle tanıdığımız bazı isimler benim gibi “tembellerin” yükünü omuzluyorlar bereket.

İşte bu yüzden, statükonun yargı ayağına vurduğunu darbelerin yanı sıra, hukuka ve adalete dair paradigmalarımızın nasıl hatalı olduğunu öğreten Osman Can’ın AK Parti’ye katılma kararını duyunca çok sevindim.


Onca mahalle baskısını göze alıp takdire şayan bir risk aldı Osman. Ve çok da iyi etti. Artık onun Türkiye’nin önünü açacak görüşleri icrada da yankı bulacak. Umarım partinin yönetim mekanizmalarında da yer alır ve demokratların sesi hükümet cephesinde daha etkili işitilir.

Aklımda daha pek çok isim var ama kendileri açıklamadan adlarını zikretmem doğru olmaz.

AK Parti toplantılarında bu isimlerin seslerin çıktığını bilsek, kararları beklerken daha umutlu olsak, fena mı olur?

İşte benim mantığım bu kadar yalın.

Demokrat görüşlerine, evrensel yaklaşımlarına, barışçı tutumlarına ve ısrarlı reformculuklarına sonuna kadar onay verdiğim isimlerin siyasette, üstelik de icra makamının bakış açısını yönlendirecek bir konumda olmalarına ancak sevinebilirim.

Çünkü, Başbakan’ın bir nevi “iktidarını paylaşarak” bu kişilere partinin kapısını açmasının, AK Parti’nin ideolojik zemini çoğulculaştıracağını ve bunun da Türkiye demokrasisini geliştireceğini görüyorum. Ve parti kulislerinden edindiğim bilgilere göre kongrede de bu vurgu ağrılıklı olarak yapılacak. Başbakan kürsüden konuşacak ama sözleri “balkon etkisinde” olacak.

Yeni isimlerle yapılan bu açılım, en kusursuz zamanı yakalayıp reformları ilerleteceğim vaadiyle statükocu muhalefete prim veren AK Parti’ye, arkasındaki desteğin “taleplerini” hatırlatacaktır. Ona reformlar konusunda hız kazandıracaktır.

Benim hâlâ umudum var.

Ha, baktık ki, olmuyor, aynı bakış açısıyla açarız ağzımızı, ama yine gözümüzü yummadan.


[email protected]