• 10.11.2012 00:00
  • (7580)

 30 yıldır başkanlık sistemi modeli üzerine çalışan TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu ile sistemi ve buna dair eleştirileri konuştuk.

 

Bugün ısrarla önerdiğiniz başkanlık sitemine karşı olan kesimlerin kaygıları iki ana grupta toplanıyor. Biri diktatörlük tehlikesi, diğeri de modelin federasyonla birlikte bölünmeyi getirmesi...

Federal yapı iyidir kötüdür ayrı. Bu modelin federal yapıya gideceğinden zerre kadar şüphelensem vazgeçerim. MHP de en çok bundan rahatsız olduğunu söylüyor. Federal yapı gelecekse, o zaman BDP balıklama atlardı. Ama onlar da karşılar.
 

Başkanlık sisteminin en önemli ayağı federasyon değil mi?

ABD’de başkanlık sistemi varken, yapı da federatif olduğu için otomatikman akla bu gelir. Peki Yeni Zelanda, Avustralya, Almanya, Kanada? Bu ülkeler federatif değil mi? Ama hepsinde parlamenter rejim var. Fransa ile ABD arasında bir ara formül önermemin nedeni de bu kaygıyı taşıyanları rahatlamak.
 

Peki iki meclis...

İki meclise de gerek yok. İstersen getirirsin. Federal sistemsen bu zorunlu. Ama ben doğru bulmuyorum iki meclisi. 60’larda vardı. Hiçbir işe yaramadı.
 

Federasyona karşısınız ama en azından yerel yönetimler güçlendirilmeden başkanlık sisteminin ciddi temsil sorunu yaşayacağını söyleyemez miyiz?

Buna katılırım. Dünyada üniter yapıda hassas birkaç ülke say deseniz ilk sırada Fransa’yı sayarım. Gene yerel yönetimleri güçlü üç ülke say deseniz ilk olarak Fransa derim. Biz kamu harcamalarında yerel yönetimlere yüzde 20 pay ayırıyoruz. Avrupa genelinde bu oran yüzde 50. Fransa’da ise yüzde 70-75; düşünebiliyor musunuz? 1 merkeze, 3 taşraya ayırmış adam. Dolayısıyla üniter yapıyı koruyup, yerel yönetimleri güçlendirerek başkanlık ya da yarı başkanlık sistemine geçmek mümkün.
 

Elbette desteğe ihtiyacınız var, Meclis’teki sayınız yetmiyor. Peki bunu nasıl sağlayacaksınız?

Şimdi, CHP’yi yanımıza çekmek çok zor. Bunun nedeni federal yapı falan değil. Başkanlık sisteminin yüzde 51 gerektirmesi. Bu modelde asla iktidar olamayız diyorlar. Çok samimi söylüyorum, bu modelde sol bir şekilde iktidara gelir. Çünkü başkanlıkta sistem mecburen iki partiye yönelir. Merkez solda bir, merkez sağda bir parti. Toplumumuz muhafazakârlığa yatkın, bu bir gerçek, dünyada da genel eğilim böyle. Başkanlık sistemi, solun o kesimden oy alabilmesi muhafazakâr hassasiyetlerle barışmasını zorunlu kılar. Başkanlık sistemi, siyaseti toplumun değerleriyle bütünleştirir; onu bu konulara daha hassas hale getirir. Halkla bütünleştirir. Marjinallikleri törpüler. Özal gibi adamların sağ ve sol versiyonları başa gelir. Herkes kazanır.
 

Ama herkes kazanacağını düşünmüyor. Başbakan Erdoğan’ın bu modeli en güçlü olduğu dönemde gündeme getirmesi, bazı kesimlerde diktatörlüğe doğru gidiyoruz kaygısı uyandırdı.

Bakın ben bunu duyunca konuşmuyorum, kapatıp gidiyorum. Çünkü bu o kişinin sistemi zerre kadar bilmediğinin işaretidir. Zerre kadar.
 

O zaman tersinden sorayım. Başkanlık modeli sizin dediğiniz gibi güçlü bir parlamento ve zayıf bir başkan getirecekse, Erdoğan başkan olduğunda şimdiki güçlü pozisyonuna rağmen çözemediği sorunları o zaman nasıl çözecek?

Bu soru güzel. Evet, başkanlık sisteminde parlamento o kadar güçlü ki başkana kök söktürür. Anlatayım. Peki bu durumda parlamento başkanın istediği bütçeyi kanunu çıkartmazsa ne olacak? Yapacak bir şey yok. İşte Obama zavallı 3 ay 3 ay bütçelerle işi götürüyor. Parlamenter sitemin başbakanı, Obama’dan 3 kat fazla yetkili. Çünkü parlamenter sistemde gerçekte parlamento yok. Bütçeyi, yasamayı eline alan bir başbakan tabii ki güçlü. Şu an bizde durum bu. Asıl bu sistemde başbakanlar niyetine bağlı olarak diktatörlük yapabilir. Dolayısıyla başkanlık sistemi ve diktatörlük bir arada anılamaz bile.
 

Bu kadar güçsüzleşeceksiniz, bu sistemi niçin istiyorsunuz o zaman?

Başkanlık sisteminde süreklilik var. Kimde yürütmede. 4 yıllığına geliyor, bir dört yıl daha talep ediyor. Ya da 5 yıl. Düşme diye bir şey yok, gensoru yok, hükümet icraatına bakıyor sonunda kilitleniyor.
 

Başbanın popülist kaygıları olmaz, daha icracı, daha rahat hareket eder mi diyorsunuz?

E tabii, tamamen böyle. Dolayısıyla rahat çalışıyor. Burada kilit yetki konusu değil, süreklilik. Yaparsam millet bana bir dönem daha verir yapamazsam millet bana tekmeye vurur zaten diyor. Bu modelin iyi tarafı, benim de adını duyduğumda çıldırdığım koalisyon modeline asla kaymıyor. Çünkü yüzde 51 şart.
 

Peki sizin modelinizde gensoru da kalkıyor, bu önemli bir denetim mekanizması değil mi?

En çok soru buradan geliyor. Allah aşkına parlamentoda var dediğin bu denetim mekanizmasının işlediğine dair bana dünyadan bir tek örnek verebilir misin? Bu hükümet benim içimden çıkıyor. Oğlan bizim, kız bizim, niye düşüreyim arkadaşım! MHP yedi önerge verdi. Şimdiden söyleyeceğim reddedilecek. Bu mu denetim.
 

Peki başkanlık sisteminin denetimleri nedir?

Bunlar az bilinir. Yasamada daimi komiteler var. Yasamanın bulunduğu binaya başkan giremez. Bakan da. Misafir olarak anca. Burada hükümet yok. Bütün bürokratlar parlamentonun emrinde; biz kendimiz kanunu falan yaparız. Bize müdahale yok. Daimi komisyonlar bakanlar ve başkanla temas halindedir. Bir nevi idari denetlemedir. İkincisi lobi sistemi. Eski parlamenterler başkanla yasama arasındaki sorunları görüp aracılık ediyorlar. Başkanın mesajları çok önemlidir. Bütün bilgi enformasyon önündedir. İhtiyaçlarını bilir. Başkan’ın, vekilin yerelden gelen ihtiyacına duyarsız kalması mümkün değil. Burada seçmenin baskısı devreye girer. Seçmen kimin ihtiyacını gidermediğini görür. Yani seçmen, “bana izah et” diyor. Bundan daha güçlü denetim mi var demokraside? Dolayısıyla denetim mekanizması, muhtaç kılma üzerine kurulduğu için, başkanın da parlamentonun da taşkınlık yapma şansı parlamenter sisteme göre çok çok düşük, hatta sıfırdır.
 

Peki bu anayasa, siyasi parti ve seçim kanunlarıyla bu sistem nasıl işleyecek?

Doğru, işlemez. Tabii ki bu reform olursa mutlaka sil baştan, seçim ve siyasi partiler yasaları, anayasa yapacağız.
 

O halde bugünden yarına bu modele geçme diye bir durum söz konusu değil. Ama insanlar kaygılı; Başbakan çok güçlüyken bu yasayı tartışmaya açtı, sistem oldu bitti ile geçirilecek deniyor.

Bu koca bir paket. Bunlar olursa bu sistem olacak.
 

2014 kadar nasıl bu sistemi tartışıp yasalaştıracaksınız? Desteğe ihtiyacız var. Milletvekili transferi mi yapacaksınız?

Hiç böyle bir planımız yok. Çünkü 10 vekil transfer edersen buradan 10 vekil kaybedersin. Bu yöntem değil. İzah edeceğiz. Tarihe not düşmek adına. Bitti bu model. 1 Ocak dedi Başbakan, Cumhurbaşkanı da işaret etti. Ama çok ağır gidiyor. “Ümit varsa süre de uzatılır ama olmazsa beklemenin bir anlamı yok” dedi Başbakan. Partinin eğilimini ben şöyle görüyorum: 2014’te Cumhurbaşkanı’nı fiili olarak halk seçeceği için bari yarı başkanlık modeli olsun. Onu dizayn etmeye kalkalım. Çünkü onun alt yapısının yüzde 50’si sağlandı.
 

O zaman yarı başkanlığa uygun bir anayasa mı hazırlanacak diye anlayalım?

Bakın, komisyon oy birliğini öngörüyor. Bizim yeni bir anayasa için sayısal gücümüz yok, nasıl getireceğiz?
 

Görüşmeler bitecek mi?

Bilemiyorum. Kötü olan da bu. Zaten bunu söylemek de istemedim ama acı bir şey bu. Ümit olsa bekleriz.
 

Anlaşılan bu olasılık en mümkün olanı...

Valla, bakın bu olacak gibi de muhalefet de bir adım atsa. Anayasayı yarı başkanlığa çevirmek mümkün. Başbakan’ın Özal gibi Köşk’ün dört duvarı arasında sıkışmasını, aynı tabloda, ah vah etmesini görmek istemiyorum. Günde üç saat uykuyla 10 yıldır koşuyor. Yani hakikaten üzülüyorum.
 

Kürtçe anadilde eğitim ile ilgili söylediğiniz “şeytana uymak” sözleriniz çok tartışıldı. Bu sözler Kürtleri rencide etmez mi?

Şeytana uymak Anadolu’da bir deyim. Buradan bunu düzeltmek isterim. Kimsenin diline, kültürüne bir şey söylemedim. TRT ’deydi, “Bu anayasa süreci nasıl gidiyor” dediler. “Valla ağır” dedim. “Şimdi zor konulara geldi. Anadilde eğitim gibi. Korkarım şeytana uyar da BDP, bu konuyu gündeme taşır” dedim. Bir deyim bu. Kürtçeye özel değil, komisyonun işleyişine dair. Canım, ben böyle bir şey söyler miyim? Aklımla zorum mu var? Kaldı ki “anadil” dedim. “Kürtçe” de demedim. BDP bu öneriyi verirse süreç tıkanır, bunun için şeytana uymak dedim. Yoksa böyle bir şey olur mu?
 

Açlık grevlerine başlıyor BDP vekilleri...

Yapmasınlar. Türkiye’yi daha fazla germenin anlamı yok. Yeterince kavga var. Biz BDP’den siyasi parti gibi davranmasını istiyoruz. Bazen ağır konuşmamın nedeni de bu. Çünkü muhatap almak istiyorum onları. Karşımda sivil bir muhatap görmek istiyorum. Kürt vatandaşla ilgili ne kadar iyileştirme yaptıysak hiçbirinde BDP’yi yanımızda bulamadık. “Yetmez ama evet” denen bir kavram var yahu. Bir cümlede gel sen ekle, yine eleştir.
 

Başbakan Erdoğan Bali’de daha önce bahsettiği idam konusuna değindi. Ve ABD’den örnek verdi. Bu konu da başkanlık sistemi tartışmalarına dahil ediliyor. Bu yönde bir çalışma var mı, nasıl bakıyorsunuz?

Böyle bir gündem yok. Bir tartışma adına söylüyoruz. Biz idamı geri getiremeyiz. Çünkü AB, idamı istemiyor. AB’den çıkmadıkça, böyle bir niyetimiz olmadıkça bu mümkün değil. Kopenhag kriterlerini, 6 ve 13. protokolü kabul ettik. Dolayısıyla, Başbakan’ın dediği de, “bu bir kenarda dursa keşke.” Getirmek anlamında değil, toplumdaki tabloyu görünce bunu söyledi. Yoksa nasıl 0getireceksin. Büyütmenin anlamı yok.