• 16.11.2012 00:00
  • (12074)

 Hızlı içer, çabuk yer, sevişmeyi bile “erken” bırakırız.

Mahkeme kapılarındaki hâlimiz de pek farklı değil. Mübaşirlerin adliye koridorlarında bağırmalarının bir nedeni de şu yakınmaları bastırmak aslında:

“Ne uzatıyorlarsa, her şey ortada!”

Hâkimlerimiz de aynı ruh hâlinde. Duruşmalarda derdini anlatan tarafları “sadede gel sadede” diye azarlarlar sık sık.

Yapılan yargı reformlarına bakın. Geciken adalet adalet değildir” diye söylenerek yapılan düzenlemelerde “hızın” mı yoksa “adaletin” mi öne çıktığını görüyorsunuz?

Sanki yeterli sürate ulaşılsa adalet otomatikman gelecek.

Duruşmalarda çapraz sorgu sistemine bir türlü işlerlik kazandırılmamasının nedeni bile bu belki.

“Hızlı olmalıdır, kısa kesmelidir.”

Bu saplantı, idama sıcak bakan kamuoyunun kanaatlerini de etkileyen bilinçaltı bir faktör bence.

Tartışmalar aslında Öcalan ve PKK eylemleri üzerinden sürdüğü için insanlar, “Ölülerimiz, acılar, her şey ortada, ne uzatıyorsunuz” diye söyleniyor.

İşin kötüsü, konuya soğukkanlı ve bağımsız bir çerçeveden yaklaşan çevremdeki insanların yorumlarında dahi girişte bahsettiğim psikolojinin izleri sırıtıyor.

Norveç’te 77 insanı öldüren Breivik ’ten bahsedip, mahkemenin 21 yıl cezayla yetinmesinin adalete ne faydasının olduğunu soruyorlar mesela.

Doğru, adalet bir nevi “intikamdır”. Toplumsal tatmini sağlamalıdır. Caydırıcı da olmalıdır.

Ne var ki bu iki konunun da yegâne belirleyicisinin “cezanın ağırlığı” olmadığı ortada.

Uzun yıllar avukatlık yaptıktan sonra sinemada karar kılan sevgili dostum Mahur Özmen’in Adalet Oyunu isimli uzun metrajlı filminde geçen şu iki önerme bence tartışmanın doğru ekseni.

Evet, “Karar doğruysa intikam alınmıştır”.

Ama bu kuşkusuz, “Herkesin hikâyesiyle yargılamaya katılması” şartı gerçekleştirilebilirse mümkün olabilir.

Peki, sizce bu mümkün mü?

Bir mahkeme heyeti, sınırlı sürede, cezalandırılacak eyleme etkiyen milyonlarca parametreden kaçını kayda geçirebilir, değerlendirebilir.

O hâlde “ideal anlamda” adalet imkânsızdır.

Ama bu önerme, ona yaklaşma çabasının değersiz ve gereksiz olduğu anlamına gelmez.

Çünkü birarada yaşamak için onun peşinden gitmeye mecbursunuzdur.

Ancak idam, startı aldıktan bir süre sonra koşuyu bırakmak, yalnızca soruşturma ve kovuşturmayı değil, infaz gibi sonrasındaki süreçleri de içeren adalet maratonu yarıda kesmektir. Üstelik de kazandığınızı ilan ederek.

Dolayısıyla mecbur olduğunuz bu yarışta yapmanız gereken, yakalanması mümkün olmayan rakiple aranızdaki mesafeyi korumaya çabalamaktır. Duracak kadar yavaşlamadığınız gibi, hızınızı abartmamanız da gerekir.

Haklısınız, parlamentomuz da, “Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan, beni ilgilendirmez, horoz gibi ‘söyler’ geçerim”  kafasında; son derece süratli.

Zaaflarının yuları ortalıkta sahip bekleyen ahalinin “oylu aferin”ini almak varken, adalette, ilkelerde falan ısrarcı olmak zor. Bu tartışmalar da laf kalabalığı, zaman kaybı.

Ne var ki, tıpkı adalet peşindeki maratonda olduğu gibi, Başbakana 10 yıldır koşma azmi veren ve doğru ya da yanlış, bugün onu başkanlık gibi daha ileri hedeflerin eşiğine getiren faktör “kulvar değiştirme” cesaretiydi. Temposu, stili de fena değildi.

Yakın geçmişsimizde idam edilen ve şimdi ne büyük bir hata yaptığımızı anladığımız Mendereslere, Erdal Eren’e gözyaşı dökmesi, bugün idamı destekliyor denen insanların oyunu almasında altın değerindeki deparlarıydı.

Şimdi milli güvenlik devleti armalı eşofmanlarını çekip idamdan falan dem vurmasıysa, 2023 hedefini ortaya koyan bir maratoncunun formuna zarar verecek bir dopingden başka bir şey değil. Görmüyor mu, görmüyorlar mı?

Tıpkı referandumda gibi, müzakerenin ölüm değil, yaşam olduğu noktasında reflekslerini dönüştürdüğü muhafazakâr tabanının idam hakkındaki eğilimini de yönlendiremez mi? Üstelik bu adım ona yine içte ve dışta demokrat çevrelerin desteğini kazandırmaz mı?

Kaldı ki aslı varken kimse suretine yönelmez. AK Parti bugünkü “iktidarını” katı milliyetçi hassasiyetleri okşayarak kazanmadı. Şimdi bu alternatifi seçmeleri ancak “milliyetçilikleri” besler. Bu durumda da kazanan partileri değil, sözkonusu arkaik mirasın asli temsilcileri olur. Savaş olur, kutuplaşama olur.

Biliyoruz, “devletin adam öldürerek halka adam öldürmemeyi öğretmeyeceğinin” siz de farkındasınız. Yasal bir düzenleme de mümkün değil zaten.

Ama herhangi bir hedef için popülistliğe sapıp, adalette “telafi” peşinde koşarken, telafisi mümkün olmayan idam gibi araçlara meyletmenin telafisi her zaman mümkün olmayabilir.

Zira emin olun geldiğimiz aşamada Dicle kıyısında bir koyun kaybolsa hakkını helal edecek bu ülkenin, Başbakan’ın aynı yerde gezinen bir çobanın idamını tartışmayı “teklif dahi etmesini” kaldıracak mecali, vakti, lüksü yok.


[email protected]