• 4.01.2013 00:00
  • (5263)

 Gerçi sinyalleri veriliyordu. Beşir Atalay ve AK Parti sözcüsü Hüseyin Çelik başta olmak üzere konuya kafa yoran isimler sürecin hiç kesilmediğine dair mesajlar veriyorlardı.

Bizler de bunları ve hükümetin sözkonusu perspektifine- faaliyetlerine dair kulisleri köşelerde, haberlerimizde kullandık.

Ne var ki müzakere lafını ağzından düşürmeyenler, her ne hikmetse, temennilerin ötesinde somut duyumlarımıza dayanan (şimdi de doğrulanan) bu analizlerimizden adeta rahatsızlık duydular.

Böyle bir diyalog sürecinin olmadığını yazdılar. Utanmadan, bizlerin, “milliyetçiliğe” hatta “Ergenekonculuğa” kaydıklarını iddia ettikleri hükümetin ve Erdoğan’ın kamuoyundaki imajını düzeltmek için bu tarz yazılar yazdığımızı bile söylediler.

Öne sürdükleri yegâne delilleri ise, her zaman olduğu gibi Erdoğan’ın gündemi yönlendirmek için başlattığı cami, ecdat vs. tartışmalarındaki sert çıkışlarıydı.

Onlara göre, moral değerlere dair bu denli sert açıklamaları Başbakan’ın milliyetçileştiğinin tartışılmaz bir göstergesiydi. Böyle bir başbakanın da Kürt sorunu ve PKK konusunda (hoş onlar ayırmıyorlar ya) bizlerin iddia ettiği gibi ileri adımlar atması düşünülemezdi.

“Söylenene değil yapılana bak” diyen bizler “derelerden dolanıyorduk”. Gördüğümüz “ışık” da polis sireninden başkasına ait değildi.

Şimdi ise bu neo-endişeli kalemler adeta sıraya girmişler, hakkını verdik diye hakkımızda linç kampanyaları başlattıkları müzakere sürecinin kesin tarihlerini falan yazıyorlar.

Amacım, “haklı çıktık” demek değil elbette. Derdim, bu deneyimin de geçmişte olduğu gibi “sabote” edilmesi girişimlerine karşı naçizane uyarılarda bulunmak.

Öncelikle Erdoğan’ın Urfa’daki açıklamalarının ardından BDP cephesinden yeniden yükselen “Bu son şans. Olmazsa felaket kapıda” tehditlerine kulak tıkamak gerekiyor.

Bu ilk girişim olmadığı gibi, son şans falan da değil. Kaldı ki “muhataplık” da kimsenin tekelinde değil.

Bu noktada hükümetin Kürt sorunu ve PKK politikalarında belirleyici bir konuma sahip olan Yalçın Akdoğan’ın açıklamaları önem kazanıyor.

Akdoğan’ın Kürt sorunu ve PKK’nın ayrı mevzular olduğunu söylemesi ve PKK saldırılarına, provokasyonlarına devam etse de demokratik açılımların devam edeceği kararlığını açıkça belirtmesi önemli.

Çünkü PKK ile görüşülecek konular ancak silah bırakma, dağdakilerin durumu vs. olabilir. Ancak Kürtlerin doğal haklarının iadesi asla PKK ya da Öcalan’la oturulan masada konuşulacak konular arasında değildir.

Bu, Kürtler kadar, mevzuun bir demokratikleşeme sorunu olduğunu düşünen ve doğal olarak olumsuzluklardan etkilenen tüm Türkiyelilere de haksızlıktır.

Dolayısıyla hükümet, sabote edilen 2009 yılındaki açılım girişimde yaptığı hataları tekrar etmemeli. Legal alanda muhatap olarak yalnızca BDP’yi değil, haklarının savunuculuğu noktasında PKK çevresine vekâlet vermeyen bağımsız-demokrat milyonlarca Kürdü de kabul etmelidir.

Artık onlarla diyalog kanallarını açmalı, samimi seslerine, tehdit içermeyen önerilere kulak vermelidir.

Çünkü Kürt sorunundan asıl mustarip olanlar, bu sorundan ekmek yiyenler değil, sessiz, sahipsiz Kürtlerdir. Ve dertleri prestij, koltuk bekası değil yalnızca ve yalnızca çözümdür.

Son olarak, Başbakan’ın bu çıkışının bir seçim hamlesi olabileceğine dair kaygılarını dile getiren Cengiz Çandar ya da onun gibi düşünenleri dinleyip telaş etmeyin diyeceğim.

Zira eğer Erdoğan ve “AK Parti aklı” bu saikla hareket ediyorsa ne âlâ. Çünkü Türkiye’de bir siyasal iktidar seçim kazanmak için hazırlop milliyetçi söylemlerin değil, Kürt sorununu çözmenin elzem olduğunu düşünmeye başlamışsa, bu perspektif popülerleşmişse çözüm artık bir “tercih” değil “zorunluluk” demektir.


[email protected]