• 8.01.2013 00:00
  • (4217)

 Allahaşkına birisi anlatsın bana.

Yıllardır bu savaştan yakınmayan birini görmedim.

Şimdi ilk kez bir hükümet, üstelik de seçimlerin arifesinde, İmralı ile çatışmaların sonlanması için açıktan müzakere yürütüyor.

PKK silahlı mücadeleyi tırmandırıp “kaybettikçe” yükseldiğini gören ve diyalogdan başka yolu olmadığını anlayan Öcalan da istekli.

Halkta da infial falan yok. Az önce ajansa Şehit Aileleri Derneği Adana Şubesi’nin şu açıklaması düştü: “Bu görüşmeleri istemeyenin vatandaşlığından şüphe ederim.”

Peki, arkadaşlar, yıllardır bu savaşın bitmesini en çok istediğini söyleyenlerin kırk dereden su getirmelerini neyle açıklayabiliriz?

Ne olmuş da Erdoğan bu adımı atmışmış? Hâlbuki daha dün idamdan bahsediyormuş.

Daha önceki “haberdar edilmelerin”, taraflarından Meclis’e gensoru, soru önergesi, yol, su ve elektrik olarak döndürüldüğünü unutan Sezgin Tanrıkulu’nun dediği gibi “Zaten CHP’lilere de haber verilmemiş”.

Böylesine “popülistliğe” can kurban değilmiş gibi, “Sakın seçim yatırımı olmasınmış?”

Çözüm “bir MİT müsteşarına” havale edilir miymiş?


Milliyet
’ten hanım gazetecimizin mülakatında sorduğu gibi, PKK içindeki unsurlardan en azından biri de mi sürece karşı çıkamazmış?

Halbüsü geçen yaz (yazar PKK’nin Silvan provokasyonuyla süreci baltaladığı mevsimden bahsediyor) barışa daha müsaitmiş. Zaten Patriot falan alan bir hükümete barış için ne kadar güvenilirmiş? Vs. vs.

Yahu barışa can atan, en ufak bir kırıntısını bulunca üzerine atlamaz mı? Ee bu kadı kızı taşlama fetişizmi nerden çıktı şimdi?

Aklınızca hükümet kurmaylarının entelektüel eksiklerini hatırlatıp “ehliyetlerini” sorgulamanızın anlamı ne?

Bu kapsamalı projeyi hazırlayan hükümet kurmayları ağaç kovuğunda yaşıyormuş gibi, Kandil’den ayar yiyince, üzerine bir ton “yanlış anlaşıldım” yazıları yazdığınız rapora referans verilmiyor diye bunca atarlanmanız ayıp değil mi?

İki milyon insanın iradesini temsil ediyoruz dediğiniz hâlde, inisiyatif almanız gereken her durumda “muhatap Öcalan’dır” diyen ben miydim? O hâlde hükümet “tamam muhatap Öcalan” noktasına gelince Aysel Tuğluk’un şunları demesine ne buyrulur:

“Kandil’in dışında olduğu bir süreç çözüm getirmez. PKK ve Kandil bu sürecin içinde olmak zorundadır... PKK’yı, Kandil’i dışlayarak bir çözüm gelişeceğine inanmak saflıktır, yanlıştır.”

Tevekkeli, İmralı’ya gidecek bazı isimler “konsensüsle” veto edilmemiş.

Bence hükümetin yapması gereken ikide bir ortaya çıkıp “demiştik”, “şunu şöyle yapın” falan diyen savaş tüccarlarına kulak tıkmak.

Zira hepimizin bildiği üzere yıllardır Kürt sorunu konusunda konuşma “tekeline” dört elle sarılan bu zevat, bir yaralı parmak için çişine bile kıyamadı.

Bir gün bile risk almadılar. Hep ortadan ortadan, kenarlara sürtmeden pozisyonlarını korudular.

Ağdalı bir dille, kimsenin karşı çıkmayacağı sade suya tirit tesbitlerle fiili durumun sürmesi için çabaladılar.

Sesini çıkaranları ise, bugün AK Partilileri imalarla aşağıladıkları gibi, aforoz etmeye çalıştılar. “Ne de çok konuşuyorlar, her yerde onlar var” diye dert yandılar.

Bugüne kadar bize öğrettikleri yegâne şey “nasıl yapılamayacağıydı”.

Çünkü çöp evde yaşayan hastaların temizlikten tiksinmesi gibi barış da onlara “yaramaz”. Dertleri barış değil, “işsiz” kalmak.

Hükümet bu sürecin yalnızca PKK ya da devlet içinde askerî-sivil bürokrasi tarafından provoke edileceğini düşünüyorsa hata ediyor.

Asıl tehlike, “gerçekçilik” makyajıyla maksimalist taleplerde bulunup barış umudunun bile vadesini öteleyenlerde.

Yıllardır süren kirli savaşta taraflara gaz verip ekmek yiyen, şimdi de müzakere sürecinde aktör sayılmak için “bu iş zor yonca, ihtiyat mirim ihtiyat” ezgisini tutturanlarda.

Saf âşık da değiliz

Bu süreçle ilgili samimi kaygılarını paylaşan dostlar da var elbette.

Zira devlete, hükümete güvenmemekte haklı sebepleri olan bazı özgürlükçü solcuların ve cemaat çevrelerinin yanı sıra, sokaktaki vatandaş arasında da kaygılılar yok değil.

Ve onlar yukarıdakiler gibi barış gelecek diye değil, gelmeyecek, kandırılacağız diye samimi bir şekilde düşünüyorlar. Bu da mevzuu “nasıl olmaz” diye değil “nasıl olur” diye tartışmalarından belli.

Meraklanmayın, Kürt sorununun çözümü için hâlâ atılmayan adımların herkes farkında. Devletteki hâlâ temizlenememiş siyaset dışı odakları da gayet iyi tanıyoruz.

“Ne silah bırakması, biz ahmak mıyız” diyen Duran Kalkan’ı da duyuyoruz. Her olumlu gelişmenin, açılımın, reformun ardından PKK’nin provokasyonlarına da kör değiliz. Öcalan’a “barış canlısı melek” muamelesi yaptığımız da yok.

Hülasa, “ışığı” en önce görsek de, hiçbirimiz “bugün müzakere yarın barış diyerek” ortalıkta saf âşıklar gibi gezinmiyoruz.

Ama tarafların ilk kez risk alıp gardlarını bu denli düşürdüğü bir dönemde, şeffaf yürütüleceği söylenen bir sürecin ta başında “nafile” demek de hayli garip kaçmıyor mu?


[email protected]