• 26.02.2013 00:00
  • (4373)

 Hafta sonu Gazeteci ve Yazarlar Vakfı’nın “Toplumsal uzlaşı ve medya” başlıklı toplantısı için Diyarbakır’daydık. Durun hemen gitmeyin! “Halkın nabzını tuttum. Diyarbakırlı ‘umutlu,’ ya da ‘kötümser’” demeyeceğim.


Nasıl diyeyim? Boş kaldığımız birkaç saatte sokakta en fazla on kişiyle diyaloga girmişimdir. Onun da çoğunluğu “ciğer mi yesem, qeş’e mi?”den ibaretti.

Tanıyıp gelenlerin görüşleri de halkın nabzından ziyade, “benim nabzımla” ilgiliydi.

Herkes meşrebince “nasıl yazarsam daha iyi olacağını” söyledi. Ben de tavrımın nedenlerini anlattım vs.

Yani, ava giden avlanır misali, halkın nabzını tutmaya giderken düpedüz Diyarbakırlıya nabzımı tutturdum.

Peki, şaşırdım mı? Hayır, tabii ki.

Zira sahada olmanın, içeriden gözlemin “objektifliğin” ve “gerçeğe ulaşmanın- aktarmanın” yegâne koşulu olduğuna hiç inanmadım.

Öyle olsa geçtiğimiz günlerdeki bir eylemde yaşamını kaybeden Şahin Öner’in elinde bomba mı patladı yoksa panzer mi ezdi diye hâlâ tartışılıyor olmazdı değil mi?

BölgedekiDİHA veİHA muhabirleri de bırakın nabzını tutmayı Diyarbakırlıların röntgenini çekecek kadar içerideler, sahadalar mesela.

Peki, bu meslektaşlarımızı Edirne’ye gönderseniz ve bölge ile ilgili haber yapmalarını isteseniz, sizce Diyarbakır’da olduklarından farklı haberler geçerler mi dersiniz?

Hülasa Ankara’dan yaptığım bölgedeki vatandaşın nabzına dair analizlerim pek de değişmedi.

Değişen var mı ya da değiştiyse bunu kendisinin ya da gazetesinin nabzıyla çelişecek şekilde yazan var mı, bilemiyorum.

Ama ben bir kez daha anladım ki halkın nabzı, bizlerin algısında, tavrında ve hatta tabularında.

O hâlde itiraf edeyim, bendeniz bu gezinin ardından barış gazeteciliğinin ilkeleri gereği sivillerin yanındaki tavrım sürdüreceğim.

Barışa bahane bulma refleksiyle savaşçı ve maksimalist talepleri değil, umuda, müzakereye desteğe dair ayrıntıları ön plana çıkartmayı sürdüreceğim.

Çünkü bir stetoskop olmadığım gibi, ayna falan da değilim.

Yegâne sırrım, barış. O da dökülürse bana ne gerek var ki zaten?

 

Nabzı değilse neyi tutacağız

Otosansür, sansür diye söylenmeyin lütfen, zira komik oluyoruz.

Gazetelere ve gazetecilere akan sayısız enformasyon arasından sınırlı sayıdaki sayfalarda ve ekranlardaki haber bültenlerinde, kısıtlı köşelerimizde neye yer vereceğimiz, tercihlerimizin süzgecinden geçmiyor mu?

O hâlde izninizle, ben de bu özerk alanımda barış ihtimalini güçlendirecek ayrıntıları “görmeyi” yeğleyeceğim.

Peki, bu sözlerim, panellerin ve onların vasıtasıyla bölgeye gitmemizin havanda su dövmekten başka bir işe yaramadığı anlamına mı geliyor?

Tek kelimeyle asla!

Bu başlıktaki bir panelin, hele ki müzakere sürecinin başlarında Diyarbakır’da yapılmasının büyük bir sembolik anlamı olduğu açık.

Sonuç bildirgelerine bakıp “Bu savaşın değirmenine en çok su taşıyan merkez medya da her yıl benzer içerikte ‘basın meslek ilkeleri’ yayınlıyor” demeyin

Ne olursa olsun, medya mensuplarının biraraya gelip, “yalan haber yapmayalım, objektif olalım, ayrımcılık yapmayalım, savaşı kışkırtmayalım” demeleri önemli.

Zira bu hava, tıpkı toplantıda söz alanHürriyet muhabiri arkadaşımızın “Anayasa değişince biz de ‘Türkiye Türklerindir’ mottomuzu değiştirebiliriz” diyebilmesini sağlıyor.

İnsanlık için küçük,Hürriyet için büyük bir adım ama adım işte.

Ayrıca böyle etkinlikler normalleşme için de faydalı.

Diyarbakır da tıpkı İstanbul ya da Ankara gibi, nabzı tutulacak değil, nabız tutma ehliyetine sahip vatandaşların, politik aktörlerin yaşadığı kocaman bir büyükşehir.

Surlarının içinde safariye çıkılacak, nabzı tutulacak, tanınacak, fotoğrafı çekilecek “yerlilerin” yaşadığı bakir topraklar değil.

Üç beş yıl öncesine kadar pek de öyle rahat yapılmayan bu toplantılar sayesinde, barış sürecine destek veren Diyarbakırlılar da seslerini daha yüksek çıkartma gücü buluyorlar.

O hâlde bize düşen, tıpkı Sevgili İhsan Dağı’nın vurguladığı gibi medya olarak rolümüzü çok da abartmamak.

Her şeyden önemlisi, bugünlerde iyi niyetli de olsa sıkça tekrarlanan “Savaş kolay, barış zor” mottosunun aksine “barışın ne kadar kolay olduğunu”, görüldüğü gibi tarafların azıcık hedef küçültmesi ve siyasi risk almasıyla mümkün olduğunu dillendirmek.

Ama mutlaka Afrika steplerinde safariye çıkmış, öğretici adam pozlarını bırakarak.

Bırakın nabzı da barışı, diyalogu tutun arkadaşlar; sıkı sıkı...

 

[email protected]