• 12.04.2013 00:00
  • (5688)

 Çözüm sürecinde belki de en tali konulardan biri olan PKK’lilerin sınır dışına çekilmesi mevzuunun bu denli üzerinde durulması elbette manidar.

Tali diyorum, zira 30 yıldır akan kanı durdurmak için taraflar çözüm iradesiyle masaya oturmuşken, sınır dışına çekilme, ilk adım olan çatışmasızlığın olamazsa olmazıdır.

Diyarbakır’da konuşan IRA barışının mimarlarından Jonathan Powell’ın da belirttiği gibi, bisikletin devrilmemesi için daha nice zorlu parkur ve çevrilecek pedal var.     

Zaten bu konu üzerinden kopartılmaya çalışılan fırtınaya rağmen hükümet cephesi de, İmralı da çekilme konusunda oldukça rahat.

Çünkü süreci yakından takip edenlerin bildiği üzere, ayağına mekabını alan sınırı geçti.

Yani PKK’nin Türkiye sınırları içerisindeki sayıları Kandil’dekilerle kıyaslamayacak kadar az olan operasyonel birimleri çoktan geldikleri gibi gittiler.

Hiçbir sorun da yaşamadılar. Yaşamaları da beklenemezdi. Ülkenin Tokat ve Sivas gibi iç bölgelerine kadar gelen PKK’liler dönüş yolunu masaldaki gibi ekmek parçalarıyla işaretlemediler ve o lokmaları da kuşlar yemedi. Her biri o yolları, sınırdan güvenli geçiş noktalarını gözleri kapalı bulabiliyorlar.

Ülke içinde kalan sınırlı sayıda militan da, dün Taraf’ta da okuduğunuz üzere örgütün defalarca kullandığı güvenli koridorlardan çıkışlarını tamamlayacaklar.

Hülasa zor olan işin teknik boyutu değil, politik sindirme boyutu.

Bu noktada bazı gazetelerde yer alan ve genç subayların niyetini okuyan “yazılı izin şart”hikâyelerine de bakmayın siz.

TSK’nın ülke içinde operasyon yapması zaten hükümetin emriyle mümkünken, “operasyon yapma!”gibi yazılı bir emrin verilmesi gerektiğini savlamaya, kargalar bile gülmez. Defalarca “PKK saldırmazsa biz de operasyon meraklısı değiliz” diyen hükümetin bundan sonra da yapacağı tek şey, vur emri vermemek olacak.

Dolaysıyla, daha önce PKK’lileri sınır dışına çekme kararı veren Öcalan’a, “bari 500’ü kalsın” diyen ve bugün darbe davalarından yargılanan savaş baronlarının ideolojik mirasçılarının aşılmış bir sorunu büyütme hamlelerine karşı uyanık olmalı.

Dönüşüm sürecine karşı ellerinde kalan yegâne güç üzerinde, daha önceki etkilerinin kalmamasıyla içine düştükleri paniğin ağıtı bunlar.

Sınır dışına çıkan PKK’lilerin hayaletinin ardından, naçar söyleniyorlar işte:


“Açaydım kollarımı bele, gitme diyeydim yiğidime!”

 


Taksim kışla, tiyatrolar miğfer, Emek...

Emek Sineması restorasyonunu protesto ederek yazılarına son veren Atilla Dorsay geçenlerde bir televizyon kanalındaydı.

Sunucu, Dorsay’a, firmanın, Emek’in yapısını aynen koruyarak üst kata taşıyacakları açıklamasını hatırlattı.

Dorsay Emek’in en büyük özelliğinin salonun genişliği, ihtişamı olduğunu söyleyerek üst katta sinemaya daha küçük bir alan ayrılacağı gerekçesiyle itirazını sürdürdü.

Bu kez de yayın sırasında firmadan “hayır salon aynı boyutlarıyla taşınacak” açıklaması geldi. Ancak bir iki dakika önceki argümanı çöken Dorsay yılmadı.


“Muhalefetim biraz yumuşadı. Ama ben üst kata yürüyen merdivenle çıkmak istemiyorum ki!”

Eyvallah, kimilerimiz merdivenin yürüyenini sevmiyor olabilir. Bunu da protesto edebilir.

Hatta mevzuu, “Tiyatrolar, sinemalar da bizim ibadethanemiz” botuna taşıyanların groteskliğini bile anlarım.

Beğenmeyene beğen, razı ol ve sesini çıkartma demek faşizmdir.

Ancak aynı “hak” kuşkusuz ki tarihî mirasın korunması duyarlılığına sahip olduğu hâlde, bazı restorasyonların, kente dair projelerin gerekçelerine ikna olanlar için de geçerli olmalıdır.

Kaldı ki sözkonusu protestoların, elinde çekiç olanın her şeyi çekiç olarak görmesi misali, ülkedeki dönüşüm sürecine çakmak için araçsallaştırılmasına da karşı olabiliriz.

Yürütmenin kentlere dair her tasarrufunda, heykelleri dinamitleyen Taliban’ın ruhunu görecek bir kafaya da sahip olmayabiliriz.

Mesela, Gökçek Ankara’da kent merkezini otobana çevirmeye kalkıp bulvarı zincirlerle böldüğünde isyan edenler olarak, Taksim’in yayalaştırılmasına karşı çıkmayı en hafif tabirle abes de sayabiliriz.

Konuyla alakası olmasa da, Emek konusunda farklı tutum takınanların karşısına çıkartılan, protestolardaki polis şiddetine gelince.

Demokratik ülkelerde polisin, eylemlerde toma tekmeleme ve taşlama türünden “gazetecilik faaliyetlerine” rağmen tahrik olmaya “hakkı” yoktur.

Polisin orantısız gücüne “eyvallah” diyen de, toprağı bol olsun Can Baba’nın dediği gibi, “sanat sevicisi” olsun.


[email protected]