• 22.09.2013 00:00
  • (3312)

Vesayet rejiminin apolitik kuşaklar yetiştirdiğinden yakınırken arzu ettiğimiz insan profili bu değildi. Vallahi de billahi de değildi; en azından benim için…

Yahu insan sabah uyanıp siyaset konuşmaya başlar mı? Hadi başladı diyelim, bunu herkesle, eşiyle, sevgilisiyle yapar mı?

Hayır efendim, sorunlar var ve bu yüzden yüzümüz asık olduğu için siyaset konuşmuyoruz; yedi gün yirmi dört saat siyaset konuştuğumuz için yüzümüz asık aslında.

Bedava enerji olan, insana kendisini ve karşısındakini iyi hissettiren bir gülümsemeyi bu yüzden “esirgiyoruz.”

Bakmayın siz bu hastalıklı ruh halini de bir “ideal” gibi satanlara. Sinemadan, edebiyattan, aşktan söz edecek kadar “zahmete” giremeyenlerin vasatlıklarını giydirdikleri bir kostüm bu savunma.

Dahası bu aşırı politizasyonun bizi getirdiği yegâne noktada bir tür apolitiklik. İnanmayan Twitter’a baksın.

“Konuşana bak” dediğinizi duyuyorum. Ama son zamanlarda, yolda, çay bahçesinde, markette soluklanırken bile siyaset çeken “yabancılara” verdiğim “mesaim bitti” üzgünüm cevabını bir aşama ilerletmeye karar verdim ben. Hatta bu “oksijen alanını” şimdi olduğu gibi mesai saatimin hiç olamazsa bir gününde, mesela pazarları kapsayacak şekilde genişletmek istiyorum.

Müsaadenizle “kaçacağım” yani.

Siz de deneyin, hatta Türkiye’de beraber yapalım bunu pazarları.

Görelim bakalım siyaset dışında ne konuşabiliyormuşum ve daha önemlisi bunu nereye kadar sürdürebiliyormuşum.

Daha da önemlisi sizin “hastalığınız” ne boyuttaymış anlayalım. Haftada bir gün siyaset konuşmayan bir siyaset yazarına tahammül eden kendinize ne kadar katlanabiliyormuşsunuz?

İlk kaçış denemesi…

Tamam, kabul ediyorum, siyasi gündemden ilk kaçış yazısını yazmak için seçtiğim kentin, belki de Türkiye’nin en politik insanlarının yaşadığı Diyarbakır olması ironik gelebilir.

Ama zoru atlatırsam, kolay da yalpalamam diye düşündüm. Öyle ya, Diyarbakır’da kaçan adam İstanbul’da uçar değil mi?

Ve iftiharla söylüyorum ki, Mahmut Övür’ün beni yolumdan saptırmaya yönelik salvolarına rağmen amacıma büyük oranda ulaştım.

Hatta Diyarbakır’da düzenlenen Kültür ve Karpuz Festivali nedeniyle kentte bulunan Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker de şahidimdir. Kendisine çözüm süreci de dahil olmak üzere tek bir politik soru sormadım. Evet, zorlandım ama bunu yaptım sayın seyirciler. Kısa sohbetlerimizden en politik olanı içtiğim tütünün yabancı olup olmadığıyla ilgiliydi. Ki onu da sayın bakan başlattı.

Aslına bakarsanız Mehdi Bey de, Festivalin düzenleyicilerinden Vali Cahit Kıraç da pek gönüllü değil gibiydiler siyasete dalmaya. Galiba onlar da “kaçmıştı.”

Hem zaten, On Gözlü Köprü’nün tepesindeki dolunayın aydınlattığı Dicle’de gezinen kandil karpuzların büyüsüne hangi asık yüzlü siyasetin cazibesi dayanabilirdi ki?

Sanki olacak…

Ama çok zorlandığımı itiraf ediyorum dostlar. Bu “hastalığın” iyileşmeye epey direneceğini, Diyarbakırlı şair Mehmet Oğuz’la gittiğimiz Ahmet Arif’in Müze Kütüphanesi Evi’nde daha iyi anladım. Zira kütüphanenin yöneticisi Metin Aksu’nun yazımı yazmam için verdiği odanın duvarlarında başta Ahmet Arif olmak üzere Diyarbakırlı şairlerin, yazarların fotoları asılıydı.

Hepsinin yüzünden tarihimizin onca yükünü fazlasıyla yüklenmiş bu kentin hüznü okunuyordu. Musa Anter de aralarındaydı. Hatta dün gece, cuma günü, katledilişinin yıl dönümüydü de. Yıllar önce Orhan Miroğlu ile birlikte vuruldukları yere de gitmiştim, gözlerim de yaşarmıştı ya…

Evet, bir an şeytana uyacak gibi oluyorum, yazdıklarımı tarayıp silme tuşuna basacakken, dünyanın belki de en güzel gülen adamlarından Ape Musa’nın resmine bakıyorum. Yine gülümsüyor.

Ben de gülümsüyorum Arif’in evinde bile… O halde yapabilirim…

Uzun zamandır okur karşısına “böyle” çıkmamış bir yazar için fena olmadı sanki bu pazarları siyasetten kaçış girizgâhı. En azından Genel Yayın Yönetmenimiz Nuh Albayrak’ın beklediği kadar fena olmadı. Ne dersiniz?