• 6.10.2013 00:00
  • (3058)

 Geçen gece ekran başında tembellik ediyordum. Bir sinema kanalının filmleri arasında gezinirken gözüme Yılmaz Güney’in meşhur filmi “Arkadaş” takıldı. Neden bilmiyorum, yıllar yıllar önce izlediğim ve benim gibi pek çok solcu için bambaşka anlamları olan filmi başlattım.

Mevzuu biliyorsunuzdur ama yine de kısaca anlatayım. İki eski arkadaş 40’lı yaşlarında karşılaşırlar. Cemil (Kerim Afşar) çok zengin olmuş, ideallerini unutmuş “yoz” bir yaşam sürmektedir. Esas oğlan, şapkalı A’lı Âzem (Yılmaz Güney) ise Karayolları mühendisliğinin mütevazi şartlarına razı olup “devrimcilikte” ısrar etmiştir.  Âzem, Cemil’in davetini geri çevirmez, ailesi ve burjuva çevresiyle yaşadıkları sayfiyeye gider. Gitmez olaymış…

Neşeli yemeklerde sürekli ortamı geren asık suratını mı sayayım, milletin özel ilişiklilerini takip ettiği yetmiyormuş gibi bir de öğrendiklerini ispiyonlamasını mı, ahlak komiserliği mi?..

Neyse, Kavruk Anadolu delikanlısı olduğu için emperyalizmin mayo oyununa pabuç bırakmayan ve yaz sıcağında plajda takım elbiseyle gezen Âzem sonunda ortalığı karıştırır. Finalde yalnızca Âzem değil herkes mutsuz olmuştur. Ve işin daha da fenası hiçbir şey çözülmemiştir. Harikulade güzelliyle ortalıkta gezinen Melike’nin (Melike Demirağ) aşkına karşılık bulamaması da cabası…

Ancak Âzem son bir kez güler. Zira burjuvaları “ne halleri varsa yüzüstü bırakıp” yolda ilerlerken duyduğu silah sesinin, en yakın arkadaşı Cemil’in intiharına ait olduğuna aldırmadan, mahallenin yoksul ve de devrimci gencinin küçük burjuva özentisi uzun saçlarını kesmesinde teselli bulmuştur.

Evet, babası yaşındaki adamlara bile “argadaş” diye seslenen ve her sahnede kitapçılarda görüntülendiği için diğerleri gibi “cahal” olmadığını anladığımız toplumsal abla haklı çıkmıştır.

“Onlar iflah olmayacaktır Âzem argadaş”

Sanırım bu hikayede ben Cemil oluyorum. Ama değil intiharı düşünmek, içimdeki yaşama sevincini bastırmak için formüller arıyorum. Bunun için de tüm yaşam enerjimi(zi) alan, mutsuz, huysuz, huzur ve plajda takım elbiseleriyle gezip bizleri utandıran arkadaşlarla görüşmüyorum; bunu da sık sık yapıyorum.

Toprağı bol olsun Yılmaz Güney’le henüz tanışmamış kardeşlerime naçizane bir tavsiye. Onu, sıkıcı rol model karakterleri ve ilk okul beşinci sınıf müsameresi tadındaki kör gözüm parmağına toplumsal mesajlarla dolu eserleri yerine, Yol gibi filmleriyle tanımaya başlayın derim.

Sen de aldırma Yılmaz arkadaş, aldırma…

Okurlarından gelen yoğun istek üzerine bugüne kadarki tüm köşe yazılarını 13 sayfalık bir kitapta topladığını [Zaytung] öğrendiğimiz nam-ı diğer Yozdil’in üzerine çok gidiliyor bugünlerde.

Ancak bu kez, beyaz Türklerin gözünün ta bebeciği sevgili Yılmaz Özdil’i üzen dahili ve harici bedbahtlar memleketin siyahları, bizler değiliz; bizzat yakın çevresi.

Çünkü Yılmaz arkadaş en büyük günahı işledi. Katıldığı dördü bir aradaki televizyon programında ürkekçe de olsa hakkaniyet kıyısından geçerken siren çaldı.

Ve tahmin ettiğiniz üzere, sabah sabah ve her sabah kendisinin 140 karakterlik hap formundaki köşe yazılarını ginseng niyetine alıp buldukları kafayla bir de insan içine çıkan okurlarının linçine uğradı. Ne satılmışlığı kaldı ne…

Ne söylediğinin hiçbir önemi yok, sadece her günkünden farklı bir şey söyledi, o kadar.

Eee, Frankeştaynlar’ın hışmını önce kendilerini tasarlayanlar tadarmış Yılmaz arkadaş.

Ama üzülme, özgürlük sadece İzmir sayfiyesinde sırtı tıpışlanarak volta atmaktan ibaret değildi zaten; memleketin gerisi de geniş, ferah…