• 8.03.2014 00:00
  • (2616)

 Bir zamanlar gencecik, titrek bir öğrenci varmış. O genç, tezini, Orta- Doğu Avrupa ve Rusya üzerine uzman, konularının duayeni tarihçilerin önünde savunacakmış.


Zor bela, günlerce uykusuz kalarak hazırlanmış o ürkütücü sınava...


Ve sonunda gencimiz jürinin karşısına çıkmış; tezini savunmak için konuşmaya başlamış ama birden, jüriyi oluşturan hocalar, kendi arasında münakaşaya tutuşmuş...


Konu, gencimizin tezinin konusunu doğrudan ilgilendirmeyen bir meseleymiş; Rusya’nın Ukrayna üzerinde tahakküm kurmasının tarihi...


Ukraynaca”nın Rusçadan bağımsız olarak gerçekte varolup olmadığından, tarihte Rusya’nın Ukrayna topraklarında gerçekleştirdiği iddia edilen mezalimlere...


Uzadıkça uzayan tartışmadan bir şekilde sıyrılmayı becerip, tezini savunmayı başaran öğrenci bendim.


Ukrayna ve Rusya’nın arasındaki aşk ve nefret bağları, bu bağların tarihî kökenleri üzerine yazan Henry Kissinger’ın Washington Post’ta iki üç gün önce yayımlanan makalesini okurken, aklıma tez savunmamdaki bu tartışma geldi.


Kissinger’ın kendisi ya da Soğuk Savaş’ın naftalinli sayfaları arasından çıkan, adeta mezardan bir ses gibi taş taş yankılanan, buram buram “Realizm” kokan cümleleri değil, bu anılar beni gülümsetti.


ABD dış politikasında, “her devrin adamı” Kissinger, bugün 90 yaşında.


Kissinger’ın kişisel tarihi, bir anlamda, Soğuk Savaş’ın da tarihi.


Soğuk Savaş’a, soğukkanlı ve insansız ruhunu veren tarihi yazanlar, Kissinger gibiler.


Eğer Kissinger, 1970’lerde, Şilili sosyalist lider ve ülkenin seçilmiş başkanı Salvador Allende’ye karşı, General Augusto Pinochet’nin darbesini ABD’nin desteklemesine önayak olmasaydı, belki bugün farklı bir dünya politikası dahi sözkonusu olabilirdi.


Ama o günden bu yana, Kissinger, dünyaya hep aynı gözlüklerle bakmaya devam ediyor. Ukrayna yazısı da o mantıktan zerre kadar sapmadığını gösteriyor: Çıkar, sonuç, denge...


Kissinger’ın yazısının başlığı, “Ukrayna Krizi Nasıl Sona Erer”...


Başladığı nokta da, “hedeflenen sona nasıl ulaşılacağını” sorgulamak. Hedeflenen son, aslında önerilen yöntemin ta kendisi; yeni bir Soğuk Savaş’tan kaçınmak için yeni bir Soğuk Savaş!


Batı için, Vladimir Putin’in şeytanlaştırılması bir politika değil; bir politika olmadığının göstergesi.


Böyle yazan Kissinger, Batı’nın Putin’e yönelik, sağlam bir politika geliştirmediğini savunuyor.


Kendi önerdiğiyse, Putin’i “idare etmek”.


Ama Kissinger’ın dünyasında şu isimlere yer yok:


Anna Politkovskaya.


Stanislav Markelov.


Anastasya Baburova.


Yuri Şekoçhikhin.


Galina Starovoithova.


Sergey Yuşhenkov.


Rusya’da son yıllarda faili meçhule kurban giden gazeteciler, insan hakları savunucuları, hukukçular...


Valentin Danilov.


Mihail Trepaşkin.


Igor Sutyagin.


Yevgeny Vitişko.


Rusya’da son yıllarda hapse atılan insan hakları savunucuları, bilim insanları...


Bir yanda bu insanlar, öte yanda onların mezarı üzerinden Nobel Barış Ödülü’ne uzanmaya hevesli, TIME dergisi tarafından yılın insanı seçilen Putin.


Putin, “şeytanlaştırılmıyor”.


O, zaten, bir siyasi canavar.


Sorun, canavarlığının yeterince gündeme gelmiyor olması.


Kissinger, Ukrayna’ya şu rolü biçiyor: kendi içindeki muhalefete gaddar, Putinesk bir “Doğu” ile kendi içinde refah-cdemokrasi beşiği, dışarıya ise nabza göre şerbet veren pragmatik bir “Batı” arasında bir “köprü”.


İnsan hakları ihlalleri konusunda dünyanın dip noktadaki ülkelerinden oluşan Şanghay İşbirliği Teşkilatı’na “Diyalog Ortağı” olmak için yalvar yakar olan Türkiye’den bakınca, Kissinger’ın bu öngörüsü, çok “şık” ve dahası, zekice gelebilir.


İleri Batı” ve “geri Doğu” (tabii böyle değil, farkları şekerle kaplı nitelemelerle betimlenen “Batı” ve “Doğu”) arasında bir köprü rolü oynamak, Türkiye’nin kendisinin en hevesle sahiplendiği, en çok önerilen rol oldu bugüne kadar.


Son derece aşina olduğumuz bu rolün, Ukrayna’ya önerilmesi kıskançlık bile yaratabilir...


Ya köprülerin üzerindeki insanlar nerede bu siyasi rol dağıtımlarında?


Kissinger ve onun gibilerin “senaryolarında”, liderler ve devletleri var.


İnsanlarsa, figüran bile değil.


Başroldeki devletler ve yardımcı oyuncu diğerleri var.


En güçlü lider ve devlet olmak, “oyunun” tek amacı.


Oysa, meydanlar ve sanal âlemlerde, yeni bir dünyanın temelleri atılıyor.


Doğu’nun kaderinin, yasakçı, baskıcı tiranlar ve odundan sandıklar, sandıktan çıkan odunlarla örülmediği...


Batı ve Doğu’nun değil, devletlerin, liderlerin değil; insanların dünyasının...



[email protected]