• 12.06.2014 00:00
  • (2788)

 Son zamanlarda yaşananlar hakkında niye yazmıyorsun diye soranlar oluyor. Doğrusuyaşananların sahici olduğu konusunda şüphelerim var. Geçmişteki ölüm oruçlarıtecrübesi, barış paşalarının mareşallik için savaş tatbikatlarına ihtiyaç duyabileceği ihtimalini akla getiriyor. Onun için yazmak istediğim konu başka: Süreç böyle olmak zorunda mı?

Barış sürecinin bugüne kadarki işleyişine baktığımda sürecin iki yüzünü görüyorum: Bir yanda halk hazır değil mazereti ile içeriği kamudan gizlenen bir mutabakat süreci var. Diğer yanda ise varlığı bilinen ancak mahiyeti bilinmeyen bu mutabakatın halka bir zaruret olarak hissettirilmesi çabaları.

Ölümlerin olmamasısürecin varlığının alameti olarak yeterlidir. Ancak bu Barış sürecinin mahiyetinin bilindiği anlamına gelmiyor. Barışa olan bu taklidî inancın tahkiki bir inanca dönüşmesi gerekmez mi? Yoksa “orda bir köy var uzakta” misali varlığını bildiği ama mahiyetini bilemediği bir barışa halk hakkıyla sahip çıkamayabilir (iki taraf için de geçerli).

İbni Arabi’nin Fahreddin-i Razi’ye hatırlattığı üzere Allah’ı tanıma konusundaki kuru teorik bilgi ve mantıksal çıkarım (“Allah vardır” demek) “Allah’ı tanıyorum” diyebilmek için yeterli değildir. Bu yüzden İbni Arabi “Allah’ı tanımak O’nun varlığını bilmenin gayrıdır” demiştir. Kazalar olmuyor diye trafik polisinin varlığını bilmek hatta ona muhtaç olmak ile trafik polisi olmasa bile kazaya müsaade etmeyecek bir seyir disiplini ve şoförlük duyarlılığı edinmek başka şeylerdir.

Barış hepimizin üstünde bir iki kişinin tutmasıyla duran kırılgan bir avize olmamalı. Fakat Barış süreci hem çok kırılgan hem de sadece ne olmadığı (çatışma yokluğu) ile biliniyor.Sürecin borularla adalardan ve dağlardan şehirlere ve ovalara getirdiği barış suyunun vanaları da yine birkaç şahsın ve kurumun elinde. Arada sırada bu kurumların borulara dışarıdan cila çekecek taşeron eller bulması dışında bu hayat suyu projesinin halka mal edildiği söylenemez.

Amenna: cenazeler gelmiyor, borulardan kan akmıyor. Ama her yerden su çıkartmak varkenherkesi vanaların başındakilerin takdirine muhtaç bırakmak ve boru hattının mecburi aboneleri yapmak ne kadar doğru?

Bir zamanlar darbe yapmak için şartların olgunlaşmasını beklemişti devletin paşaları. Şimdi ise barış yapmak için şartları olgunlaştırma sürecine muhatap olabiliriz. Yani uzun barış tünelinden çıktığımızda tünele girerken hain görülenlerin tünelin çıkışında kahraman olarak görülebilmesi için havf ve reca ortasında (korku ve ümit arasında) tutuluyoruz. Barış vesayeti diye bir kavramı akla getiren bu kırılganlık (bir barışa rehin tutulma hâli) acaba sanıldığı kadar zorunlu bir hâl midir?

İmralı’dan kosterile veya Qandil’den dağların altından küngan (su boruları) ile barış suyu getirmek nerede, anayasal bir düzenleme ile Kürtleri devletin egemenliğine ortak etmekve onları şahane hür kılacak temel haklarını hemen teslim etmek nerede? Riskli bir boru hattı döşeyip “bu boru değil barış suyu projesidir, aman ha” demektense (İmralı ve Qandil dâhil) her yerde adalet sondajıyla özgürlük suyu çıkarmak daha iyi değil mi?

Öyle bir barış yap ki muhatabın sadece PKK olmasın, tüm Kürtler ve tüm Türkler olsun.

Öyle bir barış yap ki Öcalan hürriyetine kavuşsun ve siyasi partisinin başına geçerek siyaset yapsın. O, onu mahpus tutanlara, tüm Kürtler de ona mahkûm olmasın.

Öyle bir barış yap ki senin vatandaşın oldukları hâlde onların hukukuna yaptığın ihanetten dolayı sana kızıp dağa çıkan PKK’li vatandaşların silah bırakıp evlerine geri dönsün.

Öyle bir barış yap ki Kürtleri linç etmek için en küçük bir bahaneyi dört gözle bekleyen kimimilliyetçi Türk vatandaşlar hadlerini bilsinler ve medenileşsinler. Kürtlerin varlığına, eşitliğine ve egemenliğine alışmak vatani görevleri olsun. Türklerin, Kürtleri kabulün kendileri için bir maliyet üreteceğinin farkına vardırılması gerekiyor.

Öyle bir barış yap ki sen olmasan da herkesin yapmak isteyebileceği evrensellikte bir barış olsun. Sana veya ona bağlı bir pamuk ipliği değil, hakkaniyet ve adalet sütunlarına bağlı kalın bir halat olsun.

Evet, hakiki bir barış pazarlıkla, ucuza getirmelerle, siyasi rant devşirmeyle olmaz. Böyle bir barış ancak hiçbir şahıs ve partiye bağlı olmayacak evrensel bir eşitlik ve özgürlüğe dayalı bir toplumsal sözleşme ile mümkündür. Ta ki kimse kimseyi savaş ile korkutup barış ile rehin almasın.

[email protected]

Twitter: @mucahitbilici