• 24.08.2014 00:00
  • (4298)

 Bugün Türkiye bir yeniden uluslaşma süreci yaşıyor. Samsun’dan çıkılan bir yol yeniden yürünüyor. Eskiden Türklüğe dayalı bir ulus inşası yaşanırken bugün Müslümanlığa dayalı bir ulus inşası sözkonusu. Türk olmak için koşulan Müslümanlık şartı, bugüne kadar itilip kakılıyor; hakikatte bastırılırken nominal olarak bir zorunluluk gibi tutuluyordu. İlk kez devlet milli kimliğin Müslüman kanadını ana kimlik edinmeye başlamış görünüyor. Ulus devlet formu kendine Müslüman bir içerik buldu ve İslamcılık, devlet ile bu imkân karşılığında eklemlenmeye başladı. Laik Türk’ten Müslüman Türk’e geçişin ritüalize olması açısındankurucu bir iradenin, bir ulu önderin, bir kurtuluş anlatısının görünür hâle gelmesi gerekiyordu. Ve geldi. Bugün yaşadığımız büyük fotoğrafta böyle bir süreç göze çarpıyor.

Her uluslaşma süreci, kendi dışına karşı bir disiplinlenme ve safları sıklaştırma ameliyesi gerektirir. Dışarıya karşı ayrışmaya dayalı bir kimlik billurlanması, ötekiye karşı bir benlik oluşumu sürerken içeriye karşı da bir saflaşma ihtiyacı doğabilir. İki anlamıyla saflaşmada,bir iç düşman, bünyeye kaçmış bir yabancı cisim gibi harice atılmak veya ezilip nötralize edilmek istenir. İç düşman, dış düşmandan belki de daha elverişli bir siyasal oyuncaktır. Çünkü dış düşmana olan düşmanlık basit bir hamaset veya retorik seviyesinde kalırken, iç düşman linç edilmekten, toplama kamplarına kapatılmaktan kurtulamaz.

Gülen Cemaati bünye içinde bünye özelliğini yani bir tür (eskiden imtiyazlı) azınlık statüsünü hesaba katmadığı ve bu gerçeklik ve algıyı kıramadığı için bugün popülerçoğunluğun siyaset meydanında linç edilmeye muhatap ediliyor. Toplumdaki mümküntüm zaaf ve sorunların kaynağı ve yegâne sebebi olarak bir tür günah keçisine çevriliyor. Gülen Cemaati’nin siyasal olarak meşru cezalandırılmasının, topyekûn bir yoketmeteşebbüsüne dönüşmesinin ne demokratik ne de İslami bir izahı vardır.

Her uluslaşma süreci birtakım kurbanlar verir. Her milliyetçilik dâhili ve harici düşmanlar bulmak ve üretmek zorundadır. Ermenilerin katledilmesinden Kürtlerin inkârına kadareski devletin homojenleşme ve uluslaşma teşebbüsü ne kadar yanlışlar ve tehlikeler barındırıyorsa, bir Müslüman ulus inşasında da benzer riskler olabilir.

Denebilir ki dindar Müslüman nasıl olur da laik despotlar gibi zulüm yapsın? Eğer muhatabını yeteri kadar şeytanlaştırırsa yapabilir. Buna bir misal kendine İslam Devleti diyen IŞİD zalimleridir. Hadi başlarındaki adam dış güçlerin ve İslam düşmanlarının ajanı olsun. Peki, emrinde kan dondurucu zulümler işleyen ve mesela masum Ezidileri katleden militanlar nereden geldi? Kosova’dan Çeçenistan’dan Türkiye’den Kürdistan’dan, Amerika’dan İngiltere’den neden bu kadar vahşi Müslüman çıkabiliyor? Neden Müslümanlar kendilerini kullanmak isteyen güçlerin eline kendilerini oyuncak, onların emirlerine kendilerini asker ederler? Bence bugün asıl sorulması gereken soru budur.

Şiiliği şeytanlaştıran SünnilerSünniliği şeytanlaştıran Şiiler niye bu kadar çok var? Neden Müslüman devletler İslam’ı, dinî hassasiyetleri devletsel menfaatlerine alet etmekten çekinmez ve utanmazlar? Neden dış düşmana karşı milli kahraman kesilenler (mesela Suriye’de) içerideki zulümlere seyirci kalırlar?

Neden gayrimüslimin Müslüman’a olan zulmüne gösterdiğimiz tepkinin onda biriniMüslüman’ın Müslüman’a olan zulmüne gösteremiyoruz? Sünni’nin Şii’ye, Türk’ün veya Arab’ın Kürd’e yaptığı zulüm görmezden gelindi.

Belki de hepimiz farkında olmadan milliyetçi olduk: Çoğu Müslüman bugün itibariyle kendi mezhebini milliyet edinmişe benziyor. Müslümanlar İslami bir milliyet mesabesine indirip onun milliyetçisi oluyorlar. Müslümanlar uluslaşmanın heyecan ve coşkusunu yaşarken,uluslaşmanın yolaçabileceği etnik temizlik ve riskleri de dikkatle sorgulamalılar.

[email protected]

Twitter: @mucahitbilici