• 25.10.2014 00:00
  • (3104)

 Geçtiğimiz günlerde iyi bakımlı bir hayvan gibi yaşamayı kendine yakıştıramayan bir insanintihar etti. Belli ki Mehmet Pişkin konforlu ve zahiren mes’ut bir hayat yaşıyordu. Fakatkendisine ait olmayan bir jenerik hayatı yaşamaktansa, kendine ait olan bir ölümü seçti. Üstelik ölümünü bir bomba değil bir posta yaptı. Anlamı kalmamış bir hayatın insana yakışır bir şekilde yaşanamayacağını teslim eden böyle bir ölüm, “intihar haram” protestolarından önceanlaşılmayı ve saygıyı hakediyor. Özellikle de din adına teşebbüs edilen bir intihar olmaması, onu daha ihlâslı kılıyor. “Ölümü göze alabilme faziletinden mahrum bir hayat köleliktir” diyor Seneca. Sadece özgür insanlar ve hakikaten hayatı ciddiye alıp sorgulayan insanlarintiharı göze alabilir çünkü.

Anlamve ümidini yitirmiş bir hayat insana gerçekten yüktür. Hayvanın bir kendi’si olmadığı için asla kendine yük olmaz. Ancak insanın kendi’si vardır. Ve kendi’sini bulamayan bir insanın hayvan gibi yaşamaya fit olması bir zülldür ve çok zordur. Sadece iyi bir insan, hayvan gibi yaşamayı kendine yakıştıramaz. Akıl ve iradenin karşılıksız kaldığı bir sürüklenme hâli, bir kendi olamama hâli insan için kabul etmesi güç bir hâldir. İnsan iradesinin anlam ve gaye ihtiyacından bahisle, Nietzsche iradeye dair şöyle der: “hiçbir şeyi irade etmemektense, hiç’i[bir şey olarak]irade eder.”

Nedense ölüm hep başkasının ölümü olarak bize ulaşır. Sahiplenmeyiz. Kendi ölümümüz, hayatımızın en kesin gerçeği olmasına rağmen yolumuz o gerçekle kesişmesin diye yolu uzatır, lezzetleri acılaştıran bu hakikati zihnimize gelmeyecek sürgünde tutarız. Hâlbuki Qur’an “muhakkak ki sen de öleceksin” diyor. “Evet, hiç hayâle, faraza lüzum kalmadan her insanbu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir.”

Bu intihar postacısının video mesajında dikkatimi çeken bir husus cesedin ne olacağıydı. Gerçekten de insan ölünce cesedi ortada kalıyor. Yani ölüm ile birlikte insan fazla veriyor. Bugüne kadar kendine aitlik şemsiyesi altında görünmezleşen beden birden taşıması güçbir yük olarak orta yere çıkıyor. Benim dediğim beden yani “benim bedenim” ben ve beden olarak ayrışıyor. Mafya filmlerinde infazdan sonra kaçınılmaz olan bir sorun cesedin nasıl ortadan kaldırılacağıdır. Cesedin ortaya çıkması, ölümün benliğe çıkarttığı ilk ödenmemiş fatura gibidir.

Kahir ekseriyetimiz ölüm gerçeğinin üstünü zamansal uzaklık battaniyesiyle örter ve ölümü öteleyerek yaşarız. Bu konfor arayan gaflet, otantik olmayan bir hayata bizi mahkûm eder. Ölümle yüzleşme cesareti göstermediğimiz ölçüde, çok basit şeylerin korkusu yahut tutkusu ile geçen taklidi bir hayat yaşarız. Ölümle yüzleşme gerçekleştiğinde ise kişi özgürleşir. Bunun için dindar olmak da gerekmez. Zira ölüm, ölümlünün temel gerçeğidir. Biz sadece tul-i emel ve beka vehmiyle kendimizi aldatırız. Breaking Bad’in Walter Whitekarakterinde olduğu gibi, ölüm hakikati ile tanışan sıradan insan bir kahramana dönüşür. Hayattaki ilişki ve nesnelerin önem sıralaması değişir. Ölüm, hayattaki gaflet ve korku perdelerini yırtar ve insanı yalınlaştırarak arındırır. Arada bir ölümü düşünmek, ölümlülerinhayatına gerçekçilik katan bir hakikat terapisidir.

*

NOT: PKK’li grupların HüdaPar’cılara yönelik şiddet eylemlerini kınıyorum. Taraflarınbirbirlerini şiddet sarmalına itmemek için azami gayret göstermesi Kürd, Türk, laik, dindar herkesin yararınadır. Yoksa Kürd siyasetinde tekelcilik ve şiddet arayışları bütün Kürdleri layık olmadıkları bir vahşete geri götürür.

[email protected]

Twitter: @mucahitbilici