• 21.12.2014 00:00
  • (2853)

 Darbe meşruiyeti olmayan bir hükmetme,başkasını kendi keyfine maruz bırakmaktır. Türkiye’de bildiğimiz klasik darbe kavramı, milletin tamamına ait olması gereken iktidarın küçük bir grup tarafından (çoğu kez asker eliyle)gaspedilmesidir. Dikkat ederseniz, eskiden sadece askere mahsus olan darbe ile eskiden sadece PKK’ye mahsus sayılan teröristlik suçlamaları artık çok daha sık ve daha fazla sayıda muhatap için kullanılıyor. Özellikle de Hükümet ile Cemaat arasındaki mücadeledeki kırılma noktaları karşılıklı olarak darbe olarak niteleniyor. Aşağı yukarı kimden gelirse gelsin her itiraz ve kıpırdama darbe veya kalkışma olarak etiketleniyor. Öyle bir zamana vasıl olduk ki artık neredeyse herkes birbirini darbeyle suçluyor. Acaba neden?

Daha önceki bir yazıda kayda geçirmiştim: Demokrasi adil bir korku rejimidir. Evet, demokrasideherbir fert diğer fertler için bir tehlikedir. Çünkü egemenlik sahibidir. Bireyin egemenliğine haklar, bir cemaatin haklarına da egemenlik diyoruz. Despotizmde ise korku bir kişi veya grubun lehine gelecek şekilde temerküz etmiştir. Eskiden elinde silah olanlar darbe yapabiliyordu. Dindarlar, iki anlamıyladarbenin sadece muhatabı idi. Onlar korkar fakat onlardan korkulmazdı. (Darbe kabiliyeti olmayanın muhatap bile alınmadığını Kürdler örneğinde hâlâ çok net görüyoruz.)

Dindarların yürüttüğü siyaset de kendileri ile darbe vurucuları olan (başta asker olmak üzere) laik elitler arasında cereyan ediyordu. Fakat popüler bir demokratik devrim olan AK Parti ile birlikte darbe yeteneği dindarların tarafına geçti ve korku duvarı aşıldı. Dindarlar çok geçmeden muhataplarını derbeder edebilir ve eder hâle geldi. Belki de daha önemli olan gelişme siyasetin İslam-laik ekseninden çekilip İslam’ın içine girmesiydi. İşte bu İslam-içi siyaset ile birlikte iktidar yani darbe kabiliyeti dindarların birbirlerine karşı kullanabilecekleri bir yumruk hâlini aldı.

Hükümet ve Cemaat çatışması ile dindar cumhuriyette çok partili siyasi hayat başladı. Din kardeşliği, vatan- millet- İslam edebiyatı yapan dindarlar ilk savaş patlak verince ehl-i dünyanın bile ağzını açık bırakacak bir hırçınlıkla birbirlerine girdiler. Dindarlar, dinin dışında kullandıkları siyasetin bütün top ve güllelerini İslamın içine taşıdılar. Harici kafire bilenmiş hançerler dâhilde tekfir yaraları açmaktan çekinmedi. Devlet, milliyetçilik gibi sorunlu nesneler yeni kutsallar hâlini aldı. Vatan ve devlet dindarların eline geçince hainlik ve ihanet pulları posta posta dolaşıma sokuldu. Dindarlararası siyasetin vahşiliğibugün trajik bir hâlde devam ediyor. Başka gazetecilere terörist dedikleri gerekçesiyle başka gazetecilere terörist deniliyor. Darbeyi darbe bir nevi adalet ilkesi sayılıyor.

Azınlık bir tek tarafın kabiliyeti olan darbe bugün en az iki üç aktörce bölüşülen bir sermaye hâline geldi. Yaşadığımız şey, darbenin sıradanlaşması yahut rutinleşmesidir. Darbenin böyle kütlevi aktörlerden tek tek bireylere inecek şekilde parçalanması ile demokrasi mümkün olacak. Daha çok tarafın birbirini daha çok darbeyle suçlamasının sebebi korkunun sıradanlaşmasıdır.

Hüküm hakkının egemenlik makamında suiistimali olan darbe için şunu da diyebiliriz: egemenliğin kendi dışına görünme hâli. Egemenin vahşiliği, kayıt tanımamasındandır. Darbe kabiliyetine sahip olanlar iktidar imkânına, darbenin muhatapları ise korku nöbetine mahkûm olurlar. Azınlık veya çoğunluk istibdadında korku salma kabiliyeti bir grupta temerküz etmiştir. Demokrasi, herkesin herkese darbe yapabilir olduğu ve bu yüzden de kimsenin kimseye darbe yapamadığı rejimdir. Maalesef korku dolu tepside bir bu tarafa bir o tarafa sel olup akan su daha durulmadı.

[email protected]

Twitter: @mucahitbilici