• 28.03.2015 00:00
  • (2860)

 İslam dünyası denen Müslüman coğrafyasının hâli içler acısı. Her taraf kan revan içinde. İç savaşların, darbelerin, çalkantıların ardı arkası kesilmiyor. Sebep? Dış güçler. Müslümanların her tarafta tekrarlayacağı cevabı bu. Dış güçler ezberi cehilden ilim çıkartan bir ilaç gibi. Kafası çalışmayanlardaderinlik sarhoşluğuna yolaçıyor. İçinde su olmayan havuzda atalet içinde yatan birinin stratejik diplere yaptığı gavvasane dalış hissi veriyor. Anlatması, dinlemesi hoş. Dünyayı açıklıyor. Problemlerin kaynağına iniyor. Üstelik bizi hatadan tebrie ediyor. Hareketsizlik ve sorumsuzluğa çaresizlik kılıfı giydiriyor. Kendini iyi hissetmene imkân tanıyor. Lakin, bir yalanın hoşumuza gidiyor olması, onu inanılır kılsa da söyleneni hakikat yapmıyor.

Sorsan, IŞİD nereden çıktı? Dış güçler (başta Amerika ve İsrail) kurdu diyecekler. Hadi onlar kurdu ve hilafet iddiasındaki örgütün başında onların adamı var. Peki, bu örgüte katılmak için gelen bu kadar ahmak ve enayi Müslüman nereden çıkıyor? Dünyanın dört bir yanından gelen bu Müslüman psikopatları da dış güçler mi icad etti, onlara bu garip Müslümanlık terbiyesini onlar mı verdi?

Boğazımıza kadar battığımız bu derin analizlerimiz gerçeklerden kaçmak için, kendimizden kaçmak içintopu taca atmak olmasın? Efendim, ‘İslam’ı İslam’a kırdırıyorlar. Şunların arkasında bunlar, bunların da arkasında şunlar var…’ ilaahiri mazeret. Evet, bir sorumsuzluğu cerbezeyle örten bir mazeret arayışıbu. Suç hep dışarıda. Hata hep başkasında. Dış güçler böyle yirmi dört saat çalışıyorsa sen ne yapıyorsun? Ya ellerin armut topluyor ya da dış güçler analizi yapmakla meşgulsün.

Ey Müslüman, gerçekte sorumluluk almamak için dış güçlere tutunuyorsun. Dış güçlere bu kadar güç ve kontrol atfederek kendi varlığını inkâr ediyorsun. Sorumluluk sesine sağır bir taş kadar ağır, dış rüzgârda savrulan bir yaprak kadar hafifsin. Tembelliğine kader sureti giydirmişsin. Suçu kaderin üstüne atmaya çalışıyorsun. Ama suçlu olan sensin.

Müslümanlar olarak siyasi geleneğimizi sorgulamış değiliz. Siyasi partilerimize devletin kendisi, ideolojik tercihlerimize dinin kendisi muamelesi yapmakta hâlâ ısrar ediyoruz. Kendimizle yüzleşmiyoruz. Yüzleştiğimizde aşağıdaki gibi gerçekleri hazmetmek zorunda kalacağız.

İslam’da iki siyasi parti var: Sünnilik ve Şiilik. Mezhepler olarak bildiğimiz bu dinî ideolojiler hakikatte politik partilerdir. Peygamber Efendimizden sonra iktidarın nasıl ve kimde olacağı konusunda doğan görüş ayrılığı ile ortaya çıkmış bu partiler. Biri iktidar partisi. Adalet yerine düzenin, haklılık yerine iktidarın tarafında. Tarihi kendi partizan menfaatleri doğrultusunda çarpıtmaktan çekinmemiş. Yen içinde kalma ve ululemre itaat gibi teminatlar sayesinde kol kırmaktan, istibdad üretmekten geri durmamış. Diğeri muhalefet partisi. İktidara olan itirazını nefret derecesine çıkartmış. Bütün bir kültürünü muhatap olduğu mazlumiyet üzerine bina ederek hareket etmiş. Hakkaniyet ve ilkesellik bayrağını tepkiselliğin ve grup asabiyetinin gölgesinden kurtaramamış.

Ve Müslüman, dinin kendisi diye esasen kendi siyasi parti rejiminin içinde yaşamaya başlamış, buna alışmış.

İnsanın hilafetini hatırlamak yerine dünyevi halifeye dini kudsiyet atfedilmiş. Hukuk ve adalet yerine kardeşlik edebiyatları ve fitne korkuları ile düzen tutturulmaya çalışılmış. Düzen hatırına Kerbela’lar yaşanmış ve hatırlanmasın diye üstü örtülmüş. Bugün yaşadığımız kimi krizlerin temelinde işte bu siyasi partilerin dinin kendisi gibi algılanması meselesi var. Fakat bunu tartışacak cesaretimiz henüz yok. Hakikate olan saygımız, kendini iç güvenlik yasası olarak sunagelmiş bir parti disiplininin sınırları içinde mahpus durumda. Türkiye’den Yemen’e yaşadıklarımızı bir de bu açıdan anlamaya çalışalım.

[email protected]

Twitter: @mucahitbilici