İçeride ve dışarıda; yani sosyal kutuplaşma alanında ve dış politikada onarıcı ve ciddi bir mesaiye ihtiyacımız var. Bu yüzden bazı yargıları ve bilhassa da önyargıları gözden geçirmemiz gerekiyor. Dünyada işler bizim kavramlarımızla yürümüyor. İçe kapanmak, yumrukları sıkmak ve herkesi potansiyel düşman görmek ne işimize yarıyor, ne de sonuç veriyor.

Türkiye’nin yerden göğe kadar haklı olduğu ve tartışmasız bir güvenlik meselesi durumundaki PKK’nın sınırımıza yakın faaliyetlerine karşı askeri müdahalesi sonrası yaşananlara bakalım. Hem ezeli müttefikimiz ABD hem de konjonktürel müttefikimiz Rusya aynı anda ve aynı ağızla Sincar operasyonuna karşı çıktı. Hiçbir önemli ve ciddi meselemizi yakın ilişki içinde bulunduğumuz ülkelere bile anlatamıyoruz ya da sistematik bir şekilde anlamazlıktan geliyorlar. PKK’nın Güneydoğu’da bazı merkezlerde açtığı hendekleri kapatmak için yapılan operasyonlara birkaç marjinal ses hariç kimse ses çıkarmıyordu. Aradan birkaç ay geçti şimdi bu sempati kayboldu.

Her ülke için ama özellikle Türkiye gibi uluslararası sistemin güçlü bir ortağı olan ülkeler için dış politika, hukuk ve demokrasi standartlarından beslenir. Bu basit ama güçlü kuralın önemini akıldan çıkarmayalım. En haklı olduğumuz ve canımızı yaktığı besbelli olan konularda bile yeterli desteği bulamıyorsak sebebini kızmadan, öfkelenmeden, samimiyetle araştırmalıyız.

MESELE SAYGI KAZANMAK

Avrupa bizi sevmiyormuş, doğrudur ama bu sloganı kenara bırakalım artık. Biz Avrupa’yı ne kadar seviyorsak onlar da bizi o kadar seviyor. Bugün de böyledir, 500 sene önce de böyleydi. Mesele bize ne kadar saygı duyduklarıdır. Gerisinin kıymeti harbiyesi yoktur.

Şunu da hatırlatalım. Türkiye yıkılacak, çökecek bir ülke değildir. Ekonominin çok kötü olduğu yıllarda bile böyle değildi; 15 yıllık yükseliş döneminin ardından asla olmaz. Sorun yıkılmak, parçalanmak değil vakit kaybetmeden, geçen zamanın hakkını vererek büyümek ve gelişmektir. Zira, vakit, enerji ve sempati kaybı; refah ve emniyet kaybıdır. Demokrasisi zayıf, hukuk sistemi güven kaybeden bir ülkenin stratejik değeri de yerinde durmaz, geriler.

Hakikat böyle olunca, bize düşen birbirimizi gereksiz efelenmelere zorlamamak ve hamasetle kazananı olmayan çatışmalara motive etmemektir. Dünya bir güçler sahnesidir ve bir yumrukla yere uzanan ülke görülmemiştir. Bırakın Türkiye’yi, devlet vasfı tartışmalı ülkeler bile ayakta kalıyor ama insanlarının hayatlarının ve geleceklerinin kaybı pahasına.

İş, yumruk atmadan, yemeden sahnede kalabilmek; üstü başı paralanmadan ülkeyi sahil-i selamete çıkarmak ve orada tutabilmektir.

ERDOĞAN’IN ÇAĞRISI KAYDA GEÇMELİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Atlantik konseyi toplantısında uluslararası katılımcılara konuştuktan sonra bir şunu söyledi: “Türkiye’de yatırım yapmanın önünde engel yoktur. Kim, ‘bir engel var’ diyorsa, ben Cumhurbaşkanı olarak kapımı açık tutuyorum.”

Bir de şunu söyledi: “Avrupa, tamam. ‘Hayır’ kampanyasına destek verdiniz, kaybettiniz. Biz o kampanyayı yapmanıza rağmen kapımızı açıyoruz. Şimdi onları görelim.”

Erdoğan isabetli bir tutumla iki kapıyı aralıyor: Ticaret ve diplomasi… Zaten bir ülkenin dışa bakan yüzünde bu ikisinden daha önemli başka konu yoktur. Elbette, biz kapıları araladık diye herkes koşturup gelecek değildir ama bu bir niyet beyanı olarak kayda geçmeye değer bir tavırdır. O kapıları bizim girilir çıkılır hale getirmemiz ve epeyidir unuttuğumuz dünya dilini konuşma sıklığımızı artırmamız gerekir.

  • Abone ol