Avrupa’da aşırı sağın sandığa gömülmesi dünyada sürmekte olan sorunlar açısından tek iyi haber olarak kayda geçebilir. Fazlasıyla gergin ve çatışma dolu gezegende hiç olmazsa bir rüzgar dinmiş görünüyor. Makul siyaset, özellikle ABD’de Trump’ın kazanmasından sonra heyecanlanan Avrupa sağını şimdilik yenmiş oldu.

Trump dalgası, Avrupa’yı da sürükler ve dünya bir anda ötekileştiricilerin, ayrımcıların, dediğim dedikçilerin egemenliğine girer diye ciddi bir endişe vardı. Önce Hollanda ve Avusturya seçimleri, ardından da Fransız halkının tercihi bu tehlikenin en azından büyük bölümünün bertaraf edilmekte olduğunu gösteriyor. Üstelik bu geleneksel siyasal akımlarla da olmadı. Mesela, ana akım sosyalist ve merkez sağ önümüzdeki dönemde Elysee’de oturamayacak ama genç cumhurbaşkanı adayı da sonuçta onların bir parçası, hatta ortalamasını temsil ediyor. Bir tür, aşırı sağa karşı güçlü makulün temsilcisi. Aşırı sağı doğuran ve yükselişini önleyemeyen merkez güçlerin üzerinde yeni bir alternatif…

***

Sonuçta makul olan, orta yola sahip çıkan kazanıyor. Elbette ırkçı tehlike ortadan kalkmış değil ve bu fikrin temsilcileri iktidar olamasalar da iktidar üzerinde baskı kurma potansiyellerini genişletiyorlar. Ancak, mevcut halin bütün Avrupa’nın irili ufaklı Trumplarla dolmasından çok daha iyi olduğu da muhakkaktır.

Eylül ayında da Almanya seçimleri olacak. Neyse ki bu ülkede üç büyük partinin başında da makul isimler bulunuyor. Merkel ve Shultz‘a karşı ırkçı AfD’nin şansı bulunmuyor. Yani Avrupa’nın merkezinde de bir makul blok oluşmuş durumda.

Siyasal sükûnet sağlandı ama bununla birlikte Avrupa’da ırkçı, ötekileştirici ve anti-İslami sosyopolitik realite yerinde duruyor. Dahası bu realite, merkez iktidarların üzerinde giderek güç kazanan ve onları da sağcılaştıran bir etkiye sahip bulunuyor. Göçmenlere ya da Müslümanlara yüz verecek, tolerans gösterecek hükümetler bu baskıyı alenen hissediyorlar.

Birinci ve genel sorun budur.

İkincisi ve genel sorunun büyük parçası olan ise Türkiye ile Avrupa hükümetleri arasındaki makas açıklığıdır.

Bu durum da bizi, ırkçılık sorunun çözümü için taraf olmak ve mesai harcamak noktasına taşıyor. En uygun çatı da Avrupa Birliği üyelik süreci olsa gerek…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Macron’u tebrik ederken söylediği “Seçilmeniz AB için bir umut oldu” cümlesi bu eğilimin güçlü bir işaretidir. 

Daha güçlü işaret de Erdoğan’ın AB günü mesajında…

***

Erdoğan şöyle diyor:

“İlişkilerimiz kazan-kazan anlayışı çerçevesinde devam etmesi gerekir. Mülteci krizine yönelik geliştirilen politikalar da buna en güzel örnektir. Temennimiz, AB ile işbirliğimizi göç, ekonomi, enerji, Gümrük Birliği ve üyelik müzakereleri gibi alanlarda en ileri seviyeye taşımaktır.”

Aynı metinde Erdoğan’ın Avrupa’daki ırkçılık ve İslam düşmanlığından dolayı kaygısı da var. AB üyeliğinde ısrar ve mevcut sorunlar birlikte ele alındığında Türkiye’nin yeni dönemde Avrupa ile daha fazla işbirliği alanı üretmesi ve Ankara’nın Brüksel için vazgeçilmez bir ihtiyaç merkezi olduğunu hissettirmesi isabetli olacaktır.

Her şeye rağmen makul Avrupa’nın hissiyatını ve ihtiyaçlarını yakalamak ve Türkiye’yi dışlamak isteyen aşırıların da hesabını bozmak için zemin adım atmaya uygundur.

  • Abone ol