Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyareti öncekiler gibi, bu temasların tabiatı gereği, kaçınılmaz olarak tartışma konusu haline geliyor. Trump’la ilk yüzyüze görüşme olması ve Suriye’deki gelişmelerin temposuna bağlı olarak beklentilerin yüksekliği nedeniyle bu ziyaretin üzerinde daha fazla konuşulması normaldir.

Asıl merak ve tartışma konusu YPG’dir. ABD’nin YPG’yi silahlandırıp bu örgütle beraber Rakka operasyonuna girme kararını geri almasını istiyorduk. Erdoğan bu konudaki tavrını ileri düzeyde bir reaksiyonla dile getirmişti. Beyaz Saray’daki basın açıklamasında bir kez daha ifade etti. İlaveten, heyetler arası görüşmede konu ayrıca müzakere edildi. Detaylar konuşuldu, fotoğraflar gösterildi, riskler anlatıldı, kaygılar aktarıldı.

***

Ne yazık ki netice alamadık… Cumhurbaşkanı da “Bırakın terör örgütlerini, gelin terörle mücadeleyi beraber yapalım dedik. Maalesef buna yanaşmadılar” sözleriyle bu konudaki hayalkırıklığını dile getiriyor. Ardından, “İnanıyorum ki Suriye konusunda kapımızı çalacaklar” diyerek an itibariyle iki ülke arasındaki mesafe farkını da ortaya koyuyor.

Suriye’de süresi belirsiz bir dönem için işlerin istediğimiz yönde gitmeyeceği de böylelikle anlaşılıyor. Zira, ikinci büyük aktör Rusya da YPG konusunda bizimle hemfikir değil; bilakis ABD ile paralel bir noktada bulunuyor.

Sonuç için başarılı ya da başarısız tanımını kullanmak yine de zordur. İstenen netice alınamamış olsa da sadece bir görüşme yapılmış olması ve ilişkilerin geçmişten gelen yoğunluğu ile ileriye yönelik potansiyelinin açık tutulması önemlidir. Şunu da bilelim ki bir gezinin başarılı olması bütün maddelerin kabul edilmesi anlamına gelmez. Böylesine ikili zirvelerde çözüm nadiren çıkar. Kararlar çoğu kez uzun müzakereler ve tecrübelerin ardından kurumların elinde olgunlaşır. ABD de öyle yaptı zaten… Aylardır devam eden bir kararlar dizisinin sonunda bir hüküm verdi ve YPG ile yürümeyi tercih etti. Söyledikleri gibi taktik mi yoksa stratejik bir karar mı olduğunu bilinmez; bunu zaman gösterecek. En nihayet bu dinamik bir süreçtir ve eliniz güçlüyse zaman içinde ibreyi değiştirebilirsiniz. Olmazsa da yeni bir politikaya geçmek zorunda kalırsınız.

Meselenin daha önemli olan başka bir yönü vardır. 

Böylesine dinamik süreçler için atacağımız adımları hesaplarken başka bir karar da vermemiz gerekiyor. Dünya ile ilişkilerde; özellikle de ABD ve Avrupa sözkonusu olduğunda… 

ABD ve Avrupa hükümetlerinden, diplomasisinden, medyasından vb. gelen olumsuz mesajlarda aşırı demoralize olup, iyi bir ses duyduğumuzda da buna sıkı sıkı sarılma alışkanlığından vazgeçmeliyiz. Çok sık yaşıyoruz bunu… Canımızı sıkan bir ses duyunca “Bunlar zaten hep bize düşman” mealinde tepki koyup, “Türkiye bizim için vazgeçilmez bir ortak” gibi bir mesaj gelince de alkış tutmak doğru bir tarz değildir. Türkiye’nin yeri iki uçtan herhangi birisi değildir, ortasıdır.

***

Dünyanın bir çıkar çatışmaları sahnesi olduğunu ve her bir ülkenin en nihayet güç ve imkanları ölçüsünde o sahnede rol alabileceği gerçeğini unutmayalım…

Erdoğan’ın ABD seyahati de genel işleyişin dışında değildir. Bu, epeyidir uzak durduğumuz Batı diplomasisi mesaisi açısından önemli bir ilk adımdır. Ama hiçbir ikili görüşmeden mucize çıkmaz. İster YPG gibi bir terör örgütüne karşı hamle yapalım, isterse de AB gibi üyesi olmak istediğimiz bir teşkilata üye olmaya çalışalım, kuralına göre oynamak şarttır.

Hangi konuda, hangi sonucu istiyorsak önce uzun ve meşakkatli bir yolu da göze almamız gerekir.

  • Abone ol