Resmi kayıtlara göre Türkiye’de 3.5 milyonun üzerinde Suriyeli mülteci bulunuyor. Başlangıçta, geri dönüş ihtimali yüksek olarak görülen bu göç, giderek sosyal bir olguya dönüştü. En nihayet, Suriye’deki savaşın bitme ihtimali zayıfladı; bitse bile ülkeden kaçmak zorunda kalan Sünni-Arap kitlelerin geri dönmesinin uzun yıllar alacak bir güvenlik riski barındırdığı anlaşıldı. Mamafih hakikat de öyledir... Esad rejiminin baskısı ve zulmünden kaçan milyonlarca insanın çatışmalar sonlansa da kendilerini güvende hissederek eski yaşadıkları yerlere dönmelerini beklemek gerçekçi değildir.

Zira böyle durumlarda hesaplaşma bitmez, en küçük kıvılcım bile katliamlara yol açabilir ve iç savaş yaşamış bir ülkenin normalleşmesi on yıllar alır. Kaldı ki Ortadoğu’da bu hiç mümkün olmayabilir. O insanlar, Suriye’de güven içinde yaşayabilselerdi zaten savaş olmazdı ve sığınmacı olmaya zorlanmazlardı. Ayrıca, tek Suriyeli mülteci ülkesi Türkiye değildir. Bizdeki sayı kadar çevre ülkelere sığınmış olanları da hatırdan çıkarmayalım. Dört bir yana dağıldılar.

***

Türkiye, Suriyeli mazlum ve mağdur insanlara karşı nesiller boyu övünebileceği bir misafirperverlik gösteriyor. Yüksek maliyetlere rağmen gelişleri engellemiyor ve buradaki hayat standartlarını yüksek tutmak için de elinden geleni yapıyor. En yüksek mülteci akınlarında bile kişi başı hizmet maliyeti Birleşmiş Milletler’in belirlediği standartların üzerinde olmuştur. Bu bile, Türkiye’nin süreçteki samimiyetini göstermeye yeterlidir.

Şunu unutmayalım… Kimse doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı yerleri terkederek belirsiz bir yolculuğa çıkmaz. Gittiği ülkede uzun yıllar statüsü belli olmadan, doğru dürüst iş ve eğitim imkanı olmadan bir maceraya atılmaz. 3.5 milyondan fazla insanın kesinlikle ölümden kaçtıklarını ve sadece yaşayabilmek için Türkiye’ye sığındıklarını akıldan çıkarmayalım. Birçoğu ülkelerindeki standartların altında bir hayata razı olmak pahasına, ölümden ve zulümden kaçarak buralara geldiler. Dostluğu ve misafirperverliği hak ediyorlar. 

Genel olarak toplum da Suriyeliler’in mağduriyetiyle empati kuruyor ve onların ülkede bulunmasının ve desteklenmesinin gerekli olduğunu düşünüyor. Eğer bu empati olmasaydı sayı asla bu kadar yüksek olmazdı. Bununla birlikte ülkede daha fazla yabancı olmasına itiraz edenlerin, bu durumdan hoşnut olmayanların psikolojisinin de gözardı etmeyelim. Irkçı, ayrımcı ve yerine göre fırsatçı tutumları dışarıda tutalım ama makul kaygıları hesaba katalım.

Suriyelerin eğitimi ve istihdamı başta olmak üzere bu büyük göç hareketinin ortaya çıkardığı ve çıkarabileceği bütün meselelere karşı bir planımız ve hazırlığımız olmalıdır. En başta da bu insanların mağdur olduğunu, mazlum olduğunu bilmek zorundayız. “Bazıları mafya oldu, bazıları uyuşturucu satıyor” gibi istisnalarla genel tavrımızı gölgelemeyelim. Sakarya’daki elim cinayet ve tecavüz vakası üzerine Elif Çakır dün bir yazı yazdı. Devlet mülteci olana sahip çıksa da, şehirlere yerleşenlerin yaşadıkları yerlerde, oturdukları evlerde ne kadar sahipsiz olduklarını anlattı.

***

Mülteci olmayı bilmiyoruz olanları da anlayamıyoruz. Tacizler, saldırılar, baskılar tabanda olunca bu insanlar sessiz ve dilsiz olurlar. Koskoca mahallede birkaç tatsız tavır, birkaç serseri sataşma onları daha da mazlum yapmaya yeter. Kolay değildir. Ne polisi arayabilirler ne devleti bulabilirler.

Bize düşen onların dili ve sesi olabilmektir. Tarih önünde gösterdiğimiz misafirperverliği sahada, sokakta, caddede, apartmanda da sürdürmektir. Her birinin bir arkası ve koruyucusu olduğunu, bir dostu ve arkadaşı olduğunu göstermektir.

Bunu yapalım ki bir daha Sakarya’da olduğu gibi başımızı utançtan öne eğmek zorunda kalmayalım.

  • Abone ol