Genel olarak bütün büyük meselelerde içine düştüğümüz yanlışı ve eksikliği Irak Kürdistanı’nın bağımsızlık referandumu sürecinde de yaşıyoruz. Yaklaşmakta olanı önceden görüp önleyici tedbirler almak yerine, olayın tahakkukunu bekleyip öyle reaksiyon göstermek gibi bir alışkanlığımız var. Sürecin başından sessiz ve etkili bir diplomatik yol izlemek bize zor geliyor olmalı. Hemen hemen bütün büyük olaylarda toplumu, diplomasinin ve siyasetin parçası haline getirip topyekün hücum etmek ise hem alışkanlığımız hem de kolay yolumuz haline geliyor.

***

Barzani’nin bağımsızlık düşündüğü bir sır değildi. Denilebilir ki bunun düşünmesi başka tahakkuk ettirmesi başka; dolayısıyla da ani hamle yapması beklenmezdi. Tamam böyle olsun… Ancak, Türkiye gibi bu girişimden en fazla etkileneceğini düşünen bir ülkenin Barzani’nin neyi ne zaman yapacağını ve hangi şartlarda yapabileceğini dikkatlice hesaplaması beklenirdi. Sınır komşumuz olan bir yönetimden bahsediyoruz. Dahası çevredeki bütün ülkelerden daha iyi ve ileri ilişkilerimiz olan bir komşudan… Barzani’nin bütün adımlarını, bütün hesaplarını ve planlarını bilmek öncelikli olarak Türkiye’nin görevi olmalıydı. Referandum kararı herkes için sürpriz olabilir ama Türkiye için böyle bir ihtimalden söz edilemez. Bilhsassa bugün ortaya çıkan tepkinin şiddeti ve enerjisine bakınca…

Sadece bu meselede değil, geleceğe yönelik sonuç doğuracak başka vakalarda da devreye girme periyodumuz böyle gelişiyor. Bekliyoruz, karar alınıyor ve uygulamamaya geçiliyor ondan sonra tepki yükseltiyoruz. Çoğu kez de yüksek ve siyaseten geri dönüş yollarını kapatan tepkiler veriyoruz.

Manzaranın bu halinin gösterdiği şey, diplomasinin imkanlarını kullanma becerimizin eksikliğidir. Bir devletin başarısı ve kalitesi ise önleyici müdahalelerdeki başarısıyla ölçülür. Problem ortaya çıkmadan daha baştan yolları tıkayabilmek veya pazarlık imkanlarını güçlendirmek veyahut da müttefikleri devreye sokarak süreci lehe çevirmekten daha iyi bir yol ve yöntem yoktur. Bağımsızlık meselesinde Türkiye’nin çıkarının hangisi olduğu tartışmasına girmeden bakacak olursak son olayda bu yollar denenmedi. Aramızda bazı sıkıntılar olmasına rağmen ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve birçok NATO ülkesi dahil müttefiklerimiz de bizimle aynı çizgide olmasına rağmen ortak diplomasi kanallarında rol alamadık. Erbil heyetlerinde bulunamadık. İkili temaslarımız da dahi olamadı. Aramızın çok iyi olduğu “aktüel müttefikimiz” Rusya’yı dahi devreye sokamadık…

Oysa, Barzani yönetimiyle en çok temasa sahip ülke olarak bu mekanizmaları kullanabilsek ve müttefik ülkelerle birlikte hareket edebilsek belki de söz geçirebilecek konumda bulunuyorduk. Hiçbirisi olmadığı gibi, ortadaki potansiyel güç aktif hale getirilemeden bölgenin en mutsuz ülkesi olmayı seçtik. İlaveten, bir sabah kalkıp kendimizi İran ve Irak’la müttefik bulduk. Hem istemediğimiz şey oldu hem de bırakın siyasi bağları, duygusal bağları da kopardığımız için bundan sonra Irak Kürdistanı’yla ilişkilerde muhtemelen en geriye düşen ülke olduk. Bu kadar büyük bedel ödemeyi göze aldığımıza göre, yolun başında çaba sarfetmek daha mantıklı olurdu.

***

Diplomatik kanalların kullanımındaki problemin acilen masaya yatırılması gerekiyor. Herhangi bir devletin ve tabii ki Türkiye’nin de uluslararası alanda etkisinin sadece kendi bilek gücü olmadığını bilmesi gerekiyor. Bazı anlar gelir, sadece kendi bileğinize güvenirsiniz ama birden çok bileğin gücü varken buna gerek yoktur.

Referandum olayı da gösterdi ki Türkiye’nin canını sıkan süreçlerde daha çok uluslararası işbirliği ve yaratıcı diplomatik çözümlere odaklanması gerekiyor.

  • Abone ol