Olaylara ve olayların günlük etkilerine odaklanmayı seviyoruz malum. Bilhassa da iç politika yeterince malzeme temin ediyorsa ve genel doktrine uyacak kadar taraftarlık ve karşıtlık fırsatı sunuyorsa… Avrupa eksenli çatışmalar da Ortadoğu kaynaklı kavgalar da zaten böyle fırsatları fazlasıyla sunuyor. Biri İslam düşmanı Hıristiyan, öteki en nihayet ya Kürt olduğu için şüpheli ya da Arap olduğu için bilinçaltındaki ihanet senaryosunun aktörleri olarak yaftalanıyor. Bu tezlerin gerçekle ilişkisinin zayıflığı bir yana, öyle olsa bile tarihin bütün akışını dışlayan ve bir asır önce kaldığımız yerden devam eden zihniyet her dönem hükümfermadır. İmparatorluktan miras bölünme, parçalanma travması güçlü ve büyük devlet iddiamızla birlikte atbaşı gidiyor. Gidiyor gitmesine ama bize bir şey kazandırmıyor. Çünkü tarih hızlı akıyor ve sandığımızın aksine ne bölgemizde, ne de dünyada hiçbir denge bir asır önceki yerinde duruyor.

***

Bu gerçeği daha fazla vakit kaybetmeden anlamakta sayısız faydalar vardır. Zira, herhangi biri dosyada kayıp yaşamak, Türkiye’nin geleceği açısından telafisi imkansız refah ve güvenlik problemleri yaratmaya yetecektir.

İstediğimiz sonucu alamadığımız bir Suriye politikası buna namzettir. Ki, üzerine bir de sınır boyu yerleşen PYD/YPG devleti eklenmektedir. Eklenen sadece PYD değil, güya rekabet halinde olduğumuz İran ve “aktüel müttefik”imiz haline gelmesine rağmen Rusya’nın hiç de güven vermeyen egemenliği de bir başka meseledir. Tabii devirmeyi umduğumuz Esad’ın ayakta kalmasını ayrıca mesele etmiyorsak. Desteklediğimiz muhalif güçlerin bizimle birlikte kaybedenler kulübüne yazılmasını konu etmek için ise çok geç artık. 

Geçelim Avrupa’ya… Avrupa Birliği ile ilişkiler bahsi kesinlikle sonu belirsiz bir restleşmeye dönüşmektedir. Dış ticaretimizin yarıdan fazlasını yaptığımız ve daha da önemlisi en büyük ekonomik meselemiz olan yabancı kaynak temininde (yani borçlanmada) yüzde 75’lere varan bağımlılığımız olan bir coğrafyadan söz ediyoruz. Bir yandan AB ile ilişkileri tümden koparmak için fırsat kolladığımız düşünülürse, bu kadar derinleşmiş ekonomik ilişkilerle birlikte bunun nasıl olacağını sorusunun cevabını merak etmemek mümkün değildir.

ABD ile ilişkiler söylendiği gibi yakın dönemin en kötü dönemini mi yaşıyor bilmiyoruz ama seviyenin gerilediği aşikardır. Rıza Sarraf ve koruma davaları ilişkileri o kadar baskılıyor ki Washington’un YPG’ye verdiği silahlar polemik konusu bile olmuyor artık. Trump’ın Türkiye’ye bir sempati aktaramayacağı da belli olduğuna göre geriye yine o meşakkatli ve uzun yol kalıyor. İlişkileri onarmak için diplomasi ve karşılıklı çıkarları masaya yatırmak gerekecek. Ama bizde o enerji ve kurumsallık kaldı mı, bilinmez.

***

Gelelim bugüne… Irak, içinden Kürdistan çıkacak şekilde bölünme yoluna girmiş bulunuyor. Türkiye ise bilindiği gibi bunu önlemek istiyor ama galiba muvaffakiyet zor olacak. Şu halde, ertesi güne yani toz bulutunun kalktığı zamana dair yeni politikalar geliştirmek zarureti vardır. Bölge siyasetinin en büyük uzmanlarından Galip Dalay dün KARAR’da “Post-referandum döneminin opsiyonları” başlıklı mükemmel biz yazı kaleme aldı. Yani, referandum yapıldıktan sonra olabilecekleri ve yeni seçenekleri ve dolayısıyla fırsatları sıralıyor. Bazı fırsatlar kaçsa da bazılarının hâlâ masada olduğuna işaret ediyor. Yazısının sonunda yaptığı şu tespitler bu yazının da son cümleleri olsun:

“Ulusalcı(lık)ların sahip olduğu iç mantık örgüsünün eseri olarak Kürt milliyetçilerinin bölgedeki büyük resmi, uluslararası güçlerin bölge tasavvurlarını okuyamadığı ortada. Fakat Türkiye’de bazı çevrelerin gittikçe girdabına girdiği muhafazakâr ulusalcılığın veya ‘dindar’ Kemalizmin de ülkenin iyi yönetim, toplumsal barış, demokratikleşme gündemiyle dış politika vizyonundaki ufkunu daraltıyor. Türkiye’nin iç politikasıyla dış politikadaki tartışmaların Kürt milliyetçiliğiyle muhafazakâr Türkçülük veya ‘dindar’ Kemalizmin makasına sıkışması ne ülke, ne millet, ne de bölge için bir hayır üretebilir. Yeni dönemde Türkiye’nin iç politikasında daha kapsayıcı bir millet tasavvurunu geliştirmesi ve dış politikasında da daha geniş bir ufku esas alması hem Türkiye’nin ulusal güvenliğinin hem de toplumsal dokusunun selameti için elzem gözüküyor…”

  • Abone ol