İçinden geçmekte olduğumuz günlerin temposu beraberinde ağır bir dil ve normalde müracaat edilmeyecek bir hamaseti de getiriyor. Ulusal düzeyde de uluslararası düzeyde de birbirini takip eden keskinlikler yaşanıyor.

İşi yolunda gidenlere karşı sürekli acı çekenler dünyasında sükunet telkin etmek de kolay olamaz. Üstelik bu dengesizlik sistem haline gelmişken… Bazen Suriye’de, bazen Kudüs’te bazen de dünyanın sağır olduğumuz acılı ve çaresiz merkezlerinde hukuk ayaklar altına alınırken duyguları kontrol edebilmek mümkün değildir. 

Yeryüzünün çok acılı, sıkıntısız ve adaletsiz bölgesi vardır. En çok adaletsizliğe uğrayan ve uluslararası hukukun mağduru olanlar da malum; kendi ülkelerinde adaletli yönetimden nasip alamayanlardır. Bir uçtan bir uca İslam-Arap coğrafyası bunun yaşayan örneğidir. Ne yazık ki adaletsiz ve demokrasisisiz yönetimlerin faturası daha fazla bu yönetimlere emanet sayılan Filistin veya uzak topraklarda Arakan gibi mazlum yerlere çıkmaktadır. Dünya sahnesinde şu veya bu şekilde rol sahibi olması gereken; bazıları petrol zengini, bazıları stratejik imkanlara sahip ülkeler kendi yapılarından kaynaklanan nedenlerle küresel itibardan pay alamamaktadır. Bu durum topyekün diplomatik beceriyi ve siyasi gücü kısıtlamakta ve himaye bekleyen halkların kaderini etkilemektedir.

***

Hal böyle olunca da geriye çoğunlukla duygusal ve hatta sloganlara sığınan bir tepki rüzgarından başka bir şey kalmamaktadır.

Lafı, İslam dünyasının eksikliklerine getirip işin içinden kolayca sıyrılmak da haksızlık elbette. İslam alemi, ne kadar aciz, yetersiz ve hatta hukuksuz da olsa ABD’nin, İsrail’in ya da Mynmar hükümetinin veyahut da Doğu Türkistan’da Çin hükümetinin yaptıkları mazeret kabul etmez. Oralarda gücü gücü yetene kanunu hüküm sürüyor ve yaşananların sözgelimi Arap dünyasında cari hukuksuzluktan aşağı kalır yanı yoktur.

Ancak, nihayetinde dünyanın düzeni ve uluslararası güç dengeleri böyle teşekkül etmişken ve geçen hergün kayıplara yol açmaktaysa içe dönüp hatanın nerede olduğunu sormaktan ve sorgulamaktan daha öncelikli bir faaliyet düşünülemez. Bunu ıskalayıp ABD’ye, Batı’ya, Çin’e ve her nerede mesele varsa oranın yönetimine kızıp köpürmek fayda sağlamaz. Bütün bu ülkeleri ve blokları gerçekte kızdıracak olan şey, gücünü diplomasiye, siyasete ve ekonomiye tahvil edebilen bir İslam dünyası profili olacaktır.

***

Petrolden, stratejik konumdan vs. düşen pay ne kadar çok olursa olsun bir anlam ifade etmiyor. Küresel itibardan, siyasi vazgeçilmezlikten alınan pay artırılmak zorundadır. Her saygısız muameleye tahammül edebilen ve her adımda biraz daha gerileyen coğrafya gerçeğinin değişmesi şarttır. Bunun yolu da halklarıyla uyum içinde, demokratik-hukuk düzeninde yaşayan, temel hak ve özgürlükleri gelişmeye açık ülkelerden geçer. Sokaklardaki samimi ve içten tepkilerin tepeden yapılan bir telefon görüşmesiyle kolaylıkla gözardı edilebildiği geleneksel düzenin nereye vardığı anlaşıldı. Gele gele Kudüs’ün bir imzayla İsrail’e başkent yazıldığı dünyaya geldik. Bilelim ki o imza nasıl olsa kimse diplomasi pazarında ABD’nin ve İsrail’in canını yakmayacak olduğu için atılmıştır. Tıpkı, İsrail işgal altındaki bölgeleri kendi kendine attığı imzalarla kütüğüne mülk kaydederken olduğu gibi…

Elbette, dünyaya kızıp, bağırmak gibi garantili yollar dururken özeleştiri yapmak ve bir de bunun gereğini yerine getirmek zor olacaktır. Ama artık, itibara meyletmek zaruretten de öteye bir acil ihtiyaçtır.

  • Abone ol