Afrin harekatının askeri yönünün sevk ve idaresi kadar, siyasi ve diplomatik unsurlarının denetiminin de önemli olduğunu tekrara hacet yok. Sınır ötesine harekat kararı alınma ve başlama sürecinde Türkiye’nin dünyadan gördüğü onay ve sesli/sessiz destek bunu açıkça göstermektedir. En büyük sıkıntıyı yaşadığımız ABD ile dahi Afrin parantezinde politik problem yaşanmaması hatta Washington’un baştan itibaren başını öteki yana çevirmiş olması harekatın safhasının en önemli kazanımı olmuştur. Bunu korumak ve başta konulan prensiplerin devamlılığını sağlamak zarureti var ve görüldüğü kadarıyla Ankara her fırsatta “Suriye’nin toprak bütünlüğü” vurgusu yaparak, kaygıları yönetmeye çalışıyor.

Elbette, bir ülkenin dış politika sermayesi sadece tek tek harekatlarla sınırlı olamaz. Özellikle Türkiye gibi, sınırının hemen her bölgesi sıkıntılarla dolu bir ülkenin kalıcı güvenlik arayışı için vak’a bazında ittifak arayışında olması düşünülemez. Afrin’den sonra Münbiç ve devamında Fırat nehrinin doğusu boyunca bütün hattı YPG’den temizlemek gibi yüksek hedefler koyan bir ülkenin buna mümasil ittifak düzenine sahip olması gerekir.

***

Unutmayalım ki bu hedef zinciri, kapanmış gibi görünen ve Soçi’de, Cenevre’de masa başı planları yapılmaya başlanan Suriye savaşını devam ettirmek anlamı taşıyor. Yani Türkiye’nin kaygıları ve operasyonları, Suriye’nin henüz ertesi günü düşünecek durumda olmadığını ilan ediyor. Öte yandan Afrin’i temizlemek ise sorunu bitirmediği gibi, hattın tamamı halledilmediği müddetçe aktif hale bile getiriyor. Dolayısıyla, müttefik veya düşman bütün ülkelerin bu istikamette; yani bütüncül olarak Türkiye’nin PKK/YPG sorunundan arındırılması istikametinde motive edilmesi ihtiyacı bulunuyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa temasları bugünlerde önem arzediyor. Elbette Vatikan güçlü bir diplomasi odağı değil ama hem Vatikan, hem İtalya ve devamında diğer Avrupa ülkeleriyle daha yoğun temas Ankara’nın işine yarayacaktır. Cumhurbaşkanı’nın İtalya seyahati öncesi Avrupa Birliği üyelik müzakereleri için istekli tavır göstermesi de bu açıdan olumlu bir tavırdır. Erdoğan, bir yandan AB’nin müzakereler konusunda engelleyici tavrını eleştirirken bir yandan da Türkiye’nin tam üyelik arzusunu yansıtıyor. “Türkiye’nin AB’ye katılımı, iç siyasi meselelere feda edilemez” diyerek de aradaki derin çelişkiye ve tıkanma noktasına işaret ediyor. Evet hem içeride hem de dışarıda AB sürecinin siyaset malzemesi yapılmadan sağlıklı bir yola girmesini sağlamak her sahada işleri kolaylaştıracaktır. Portföyünde AB ile müzakere dosyası bulunan bir Türkiye, bunun olmadığı hale kıyasla her problemde daha avantajlıdır. Esasen bir İslam ülkesi olarak Türkiye’yi değerli kılan en önemli sermaye, aynı zamanda Avrupa perspektifine sahip olması ve beraberinde ABD ile yakın ittifak halini koruyabilmesidir.

Seçenek fazlalığı bir diplomatik imkan, hatta askeri güçtür. Ancak çok seçenek ve çok müttefik sahibi olmak bunlardan bir veya birkaçını feda etmeyi değil, hepsini birden ustalıkla kullanmayı mümkün kılıyorsa anlamlıdır.

Böylelikle mesela, Türkiye’yi tek taraflı Rusya yakınlaşmasına zorlayan şartlar da adil hale gelecektir. Ya da mesela Suriye krizinde Afrin’le başlayan ve gelişeceği görülen askeri hamlelerde uluslararası kamuoyu desteği zenginleşecektir.

  • Abone ol