PISA testi diye bir ölçüm sistemi var; son zamanlarda da sık duyuyoruz. 72 ülkede ve buna bağlı farklı ekonomik bölgelerde lise çağındaki yani 15 yaş grubundaki öğrencilerin kabiliyetlerini, bilgisini ölçen bir çalışma. Bu ülkelerin 35’i Türkiye’nin de üyesi olduğu OECD grubu ülkeleri. Yapılan işe özetle ülkelerin eğitim karnesi diyebiliriz. Türkiye bu testin sonuçlarına göre 50. sırada ve OECD ortalamasının da altındadır. Son yıllarda geriye gidiş de var.

Konumuz PISA testi veya eğitim sistemimiz değil ama kabul edelim ki bir ülke için bilimde, öğrencilerin okuduğunu anlamasında veya matematikte veyahut da inovasyonda iyi bir derece sahibi olmak kadar hayırlı birşey yoktur. Sadece lise eğitimi değil tahmin edileceği gibi buna bağlı olarak üniversite eğitiminin kalitesi de problemlidir. Dünya üniversiteler ligindeki durumumuza dair listeleri de internetten arayıp bulmak mümkün. İç açıcı değil… İcat, patent, bilimsel makale vs. gibi herbiri bir ülkenin kalitesini gösteren cümle listelerde de Türkiye son sıralara demir atmıştır.

***

Edebiyatta, resimde, müzikte, sinemada, güzel sanatlarda Orhan Pamuk’un kendisine zehir ettiğimiz Nobel’iyle Nuri Bilge Ceylan’ın “yalnız ve güzel” ödülü dışında hatırlayabildiğimiz bir küresel hikaye var mı? Bırakın dünyayı memlekette adam gibi tek bir beste bile yapılamaz oldu. Ne üretene saygı var ne de üretir gibi yapıp yan gelip yatana ilişen… Kalite standardı kalmadığı için utanma duygusu da buharlaştı; meydan edebiyatta, müzikte, sinemada veya gündelik hayatın merkezindeki televizyon dizilerinde birbirini tekrar eden arabesk ve hamasi masallara kaldı.

Bu çoraklık demokrasi duygusunu da, empatiyi de, başkalarının hayatına saygıyı da, hukuku da, insan haklarını da götürüyor. Bir başkasının fikrine düşmanlık, tahammülsüzlük, kin ve nefret buradan hayat buluyor. Veya her farklı düşünceyi düşmanlıkla, ihanetle yaftalamak…

İnsanın içinden bütün bu alanlarda standardı yükseltecek, kaliteyi artıracak, ülkenin ilmi ve edebi kapasitesini yükseltecek bir kurum olmalı diye geçiyor. Sonra da kurumların hali akla gelince o fikir kaçarak uzaklaşıyor.

Kurumlara, bakanlıklara değil sanatı, bilimi, hakkı, hukuku yaşatacak bir atmosfere ihtiyacımız vardır. Çocukların önce hakikati okuması, ardından da okuduğunu anlamasına, üniversiteye geldiğinde dünyaya iki kelam edecek bir standarda ulaşması zarureti vardır. Herkes sanatkar olmayacak, herkes mucit olamayacak, herkes Nobel alamayacak veya herkes Silikon Vadisi’nde iş bulamayacak ama herkes bu istikametteki çabalara saygı göstermeyi öğrenecek. İyi olana, yaratıcılığa, farklılığa, zekaya ve cesarete hürmet de bir seviyedir. Her ülkenin, her toplumun sahip olamadığı bir değerdir.   

Dünyaya miras bırakamayıp, ülkenin yüzünü ağırtacak bir eser üretemeyip; yani medeniyet yarışına katılamayıp sonra da bilime ve sanata tafra yapmak övünülecek bir şey değildir.

Cehaletin hayata hükmetmesi kadar tehlikeli ve sinsi bir işgal yoktur. Sanatsız, saygısız, hukuksuz, bilimsiz, ilimsiz bir hayat kadar ülke için daha tehlikeli bir hâl de yoktur.

Tarih bugünlere biraz insaf etsin istiyorsak ve bugünlerde yaşayanlara acısın diye umuyorsak cehaleti ve kalitesizliği gündelik hayattan kovmak zorundayız. Bu hâl, hâl değil, bu gidiş gidiş değildir.

  • Abone ol