Dış politikada seçenekleri konuşmak kadar keyif verici bir sahne yok gibi. Özellikle de son yıllarda… Dünyanın bize düşman olduğu temel verisi eşliğinde hemen her türlü senaryoyu kolaylıkla tasarlamak mümkün oluyor. “Gerekirse...” diyerek başlayıp bir uçtan bir uca gitmişliğimiz çoktur. Halen de gidip gelen vardır.

Bir sabah ABD’yi defterden silip Rusya bize yeter rahatlığıyla, ertesi sabah mecbur kalınca yeniden Amerika ile dost ve müttefik olmak bundandır. Veya bütün kötülüklerin kaynağı olarak ilan ettiğimiz İngiltere ile bir anda samimi olmak da bu sebeptendir. Liste uzar gider… Baksanıza Trump dün ne makbul bir adamdı, bugün ne oldu mesela…

***

Avrupa Birliği’nden de şimdi, seçim sürecinde pek iyilikle bahseden kalmadı. Çünkü, “dış güçler” tabiri öyle sinsi ve kan emici bir retorik olarak etrafı kuşattı ki kimse cesaret edip AB vizyonu diyemiyor. Bu projeye en çok inananlar bile “AB hedefleri iyi ama böyle olmaz. Sıkı pazarlık yapacağız, olmazsa da kendileri bilir” havasında emniyetli bir limana sığınmış bekliyor. 

Oysa adamlar zaten bu ‘müthiş oyun planı’mızı gördükleri için 5-6 senedir bildiklerini yapıyorlar. Canlarına minnet, gayet de memnunlar!... Biz ne kazandık veya böyle giderse ne kazanırız ona bakalım.

Elbette Avrupa Birliği Türkiye’nin tek stratejik dış politika seçeneği değil. Rusya var, Arap dünyası var, Afrika var… Olmadı Balkanlardan bir paket yaparız, o da olur. Saydıklarımızdan ikisi üçü bir araya getirilip daha hacimli bir portföy olmaz mı, öyle de olur. Bugüne kadar kimse yapamadı diye hiç yapılamayacak değil ya…

Kaldı ki AB, bize karşı gayrı samimi tavrıyla her türlü rakip ve seçenek çoğaltma girişimlerini fazla fazla hak ediyor. Yine de dış politikanın nirengi noktasının Avrupa Birliği olduğunu kabul etmek lazımdır. Ya AB üyeliği hedefine odaklanmak ya da tam karşısında yeni bir arayışı ilan etmek. Neyi hedeflediğinize bağlı olarak, “gerekirse…” daha az refah, daha az demokrasi ve nisbeten daha az güvenlik sunan başka ittifaklar olabilir. “Madem her şey daha az o zaman niye başka ittifaka gidiyoruz” denilecek olursa bunun da cevabı var. Niye mi? Hiç olmazsa içimiz rahat eder, üst akıl belasından kurtuluruz ve haçlı ittifakından ırak oluruz. Pek yerli ve milli oluruz diyemem zira, bu dünyada 81 milyon nüfuslu ve hayli fazla jeopolitik kapasitesi ve buna bağlı problemi olan bir ülkenin yalnız yaşaması söz konusu değildir.

Buna millilik değil bohemlik denir! Ve bohem bir hayat Türkiye için pek mümkün görünmemektedir. Çünkü, o nüfusu beslemek ve makul bir refah seviyesinde tutmak zarureti vardır. Üstüne bir de köprü, yol, hastane yapılması gerekir. Bütün bunlar da borç para verecek dostlar gerektirir. Dolayısıyla, hem biz bazı ülkelerin sağında solunda konumlanmak zorundayız hem de bazıları bizim sağımızda solumuzda. Mesele, o ülkelerin sayısını ve bilhassa da kalitesini artırabilmek.

***

Türkiye’de dış politika analizlerinin; daha doğrusu dış politika muhabbetinin temel problemi de buradadır. Avrupa Birliği hattında kalmak iyi kötü bir bütünlük ve söylem tutarlılğı sağlıyor. Çünkü kriterleri, vizyonu, sınırları ve imkanları bellidir. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz ama kuralları önceden ilan edilmiş ve anlaşılırdır. Bunlara göre uyarsınız veya uymazsınız. Bunun karşısına geçip adına da “yerli ve milli, tam bağımsız dış politika” dediğiniz havalı bir şey önerdiğinizde, niyetiniz şüphesiz çok iyidir ama söylenecek laf kolay tükeniyor. Felsefe ve söylem biraz boşlukta kalıyor. Kalsın önemli değil ama ülke için hayati sorulara cevap bulunamıyor.

Bu meseleyi adam akıllı ve hakkını vererek seçim yolunda konuşmak zor olur. Hiç olmazsa seçim sonrasında akıl, mantık ve bir miktar rasyonalite umut ederek konu başlığını bir kenara yazmış olalım.

  • Abone ol