Bütün sorunların seçimden sonra sihirli bir dokunuşla çözüleceği umudunu taşıyan ülke, demokrasinin düşük, siyasete bağımlılığın yüksek seviyede olduğu bir ülkedir. Türkiye uzun yıllar bunu yaşadı, bir dönem bu denklem bozulur gibi oldu ama şimdilerde tekrar aynı noktaya dönüldü.

***

Temel mesele toplumun bütün kesimlerinin ‘bütün’ umudunu siyasete, seçime ve sandığa bağlamış olmasıdır. İktidar kanadı da muhalefet de en az birbirleri kadar bu noktadadır. “Seçim” ve “sandık” klasik anlamda ortak ideal olan daha iyi ülke beklentisinin dışında bir ihtiyacı temsil ediyor. İktidar seçkinleri ve tabanı için seçimle devam ettirilecek yönetim asla vazgeçilemez bir hayat garantisi, karşıtları için de aynı derecede oksijen imkanını temsil ediyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin yaşamakta olduğu kutuplaşma, seçim ve demokrasiden beklentiyi “herkes için iyi olan”dan uzaklaştırmış bulunuyor.

Normal şartlarda olumlu kabul edilmesi gereken siyasete bağımlılık, bugün sıradışı ve kaygı verici bir durum olarak tezahür ediyor.

Temel sorunların çözümünün seçimle ilgisi elbette vardır ama sadece seçimle değil…

Önce ne olduklarını tespit etmek gerekir. Türkiye, geride kalan 15 yılda birçok alanda ilerleme kaydetti, gelişti ama yapısal sorunlarını çözmekte başarılı olamadı. Demokratikleşme başlığı altında farklı toplum kesimlerinin gündelik hayatını ve geleceklerini ilgilendiren problemlerin üstesinden gelinemedi. Dindarlarla devlet arasındaki gergin ilişki çözülmüş ama yerine laiklerle devlet arasındaki sorunlu ilişki transfer oldu.

İki kesim arasında değişen bu sorun bile, dindarlar ve laiklerin ve de tabii Kürtlerin, Alevilerin iktidar olmaktan ve dolayısıyla seçimden anladıkları şeyin ortak çıkar ve ortak iyi olmamasını sağlamaya yetiyor. Dolayısıyla seçimi kazanmak iki taraf için de demokratik zaferin ötesinde bir hedefi temsil ediyor.

Gitmekte olduğumuz seçim tarihi değil ama bütün kesimler için hayati bir seçimdir. Yani, sonucun lehte veya aleyhte olması sıradan bir hayatı sürdürebilmeyi ve oksijen alabilmeyi temsil etmektedir. Ya da tersini… Merkez siyasette var olabilmek bu açıdan önemlidir. 

Son günlerde, Cumhurbaşkanı’nın bir ittifaktan seçilmesi, Meclis’in başka ittifakla şekillenmesi görüşü de bu gerçeğe bağlı olarak konuşuluyor. Böylesi herkesin kendini iyi hissedeceği bir denge hali olarak tartışılmaya değer bulunuyor. Yürütmenin, yani  Cumhurbaşkanı’nın anayasal yetkileri neredeyse sınırsız ama buna rağmen yasamanın yani Meclis’in kuracağı dengenin “ortak iyi” adına daha olumlu sonuçlar doğuracağı tezi bu nedenle taraftar buluyor.

***

Türkiye bir daha koalisyon yaşamasın gerekçesiyle geçilen başkanlık sistemi, cumhurbaşkanının yetkileri sayesinde icraatın gücünü zaten garanti ediyor. Yani, cumhurbaşkanı her durumda ülkenin sorunları konusunda ve muhtemel krizlerin yönetiminde tek yetkiyle karar verecektir ve kimsenin bunu önleme kabiliyeti olmayacaktır. Tablo böyle olunca, seçilecek cumhurbaşkanının karşısında olan kesimlerin de Meclis yoluyla temsil edilmeleri ve seslerini duyurabilmeleri fikri yeni modelin sunduğu bir imkandır. 

Önümüzde yeni bir sistemin ilk sandık sınavı ve daha önce görülmemiş bir oy pusulası var… Süreç o kadar merak uyandırıcı ki sonuçta bir sürpriz olmasa bile sürpriz potansiyeli heyecanlanmaya yetiyor.

  • Abone ol