Uluslararası sistem ve düzenleyici kurumlara karşı dünyanın genelinde saygının azaldığı bir dönemden geçiyoruz. Kronik krizler karşısındaki yetersizlik ve yeni krizlerin ortaya çıkmasını önlemedeki beceriksizlik geleneksel sistemin itibarını düşürmüştü. Sadece Ukrayna/Kırım ve Suriye savaşları karşısındaki yetersizlik bile sistemin itibarını sarsmaya yetti. “Yapanın yanına kâr kalıyor” kanaati devasa kurumları (BM, NATO, AB vs.) çaresiz bir görüntüye mahkûm etti. Bu sebep-sonuç ilişkisinden de tabiatıyla en çok Rusya istifade etti. Genişletilen siyasi alandan çekilmek zorunda kalan ABD ve Avrupa da kaybetti.

***

Rusya Başkanı PutinObama’nın malum tarzından yararlanarak Rusya’nın nüfuzunu genişletmişti. İlerledikçe aslında uluslararası sistemin çok da güçlü bir tahkimata sahip olmadığı gördü. Daha da ilerledi… Trump ise Rusya ile doğrudan mücadele yerine hıncını Avrupa’dan alıp daha ileri giderek masayı dağıtma tehdidiyle hüküm sürüyor, dağıtmıyor da. Dünya sisteminde pay ve sorumlulukların yeniden yapılanması için baskı yapıyor. Mesela NATO, apartman aidatı tartışmalarını andıran bir süreçte bu baskının altındadır. AB ise ABD Başkanı’nın gözünde neredeyse bir asalaklar topluluğu.

Gelin görün ki sahadaki gerçekler bu gösterişli şovu hâlâ desteklemiyor.

Trump’ın elbette büyük bir gücü var ama yaklaşımı gerçekçi değil. Dahası, ABD’nin yapabileceklerinin sınırları da sanıldığı kadar yıkıcı değil. Bir süper güç olmakla birlikte ABD’nin etkisinin sınırları bulunuyor ve özellikle de müttefiklerini azaltacağı denklemde gücünün katma değeri düşecektir. Yani, hayat ABD için bile çok kolay sayılmaz. NATO’ya, BM’ye verdiği katkı paylarını pazarlık konusu yaparak dünya düzeninde ayarlama yapabilmesi ise imkansız… Neyse ki Avrupa, Trump’ın rasyonaliteyi zorlama fantezisini hâlâ soğukkanlılıkla göğüslüyor.

Bu denklemde bize düşen nedir?

Türkiye, başkanlık sistemiyle yeni bir ivme yakalamış durumda ve zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öteden beri diplomatik imkanları gücümüzün üzerinde kullanma kabiliyeti de eski sistemden tevarüs etmiş bulunuyor. Dünyada yaşanan ilave pay alma mücadelesi bağlamında bu bir avantajdır. Daha fazla güvenlik ve illa da daha fazla sermaye transferi için bu fırsat zeminini kullanacaktır. Kullanması da Türkiye’nin çıkarları açısından gereklidir. Dolayısıyla, NATO ya da AB konusunda Trump yönetiminin ne düşündüğü kadar Türkiye yönetiminin bu gerilimi nasıl yöneteceği önemlidir. Neticede, Türkiye’nin en büyük dış ticaret sahası ve dahası en büyük finansman tedarikçisi euro bölgesidir. Alışveriş yaptığımızı ve borçlanmayı sağladığımızı bir bölgeyle ilişkileri hem iyi yönetmek hem de yeni fırsat pencereleri açmak durumundayız.

***

Fırsat için en önemli gelişme de 24 Haziran olmuştur. Seçim sonrası Avrupa başkentlerinin de yeni dönemde daha uyumlu bir ilişki kurma eğilimleri gözleniyor. Başta göçmen anlaşması olmak üzere karşılıklı bağımlılıklar iki tarafı da daha makul bir noktada buluşmaya zorluyor.

“Dostları artırıp düşmanları azaltmak” fikri için yeni bir fırsat zamanı oluşmuş bulunuyor.

Yeni dönemde üzerinde odaklanılması gereken alan bu ilişkilerin Türkiye için refah ve güvenlik üretecek bir denkleme taşınması olacaktır. Türkiye’nin ABD ve Rusya ile ilişkilerdeki avantajı/dezavantaj dengesi ile Ortadoğu’daki rolü de bu denklemin sağlam bir zemine oturmasından geçmektedir.

  • Abone ol