Rahip gerilimiyle başlayan kriz rallisi şimdi daha uzun bir parkura taşınmış bulunuyor. Başlangıç seviyesinde veya nisbeten küçük olduğu zamanlarda çözülemeyen bütün krizler gibi bu mesele de hızla hacim kazandı ve artık çözümü daha güç hale geldi. Hatta büyük ihtimalle çözümsüz bir noktaya vardı.

Krizin vardığı noktayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadelerinden aktaralım ki şüpheye mahal kalmasın.

Şu sözler dün Ordu’daki konuşmasından:

“Bizi tehdit ediyorlar. Tehdit dili ile bu milleti asla yola getiremezsiniz. Biz, hukuk dilinden, haktan anlarız. Buradan tekrar sesleniyorum ABD’dekilere. Yazık yazık. Siz NATO’daki bir stratejik ortağınızı bir papaza değişiyorsunuz.”

Önceki gün New York Times’ta yayınlanan makalesinde ise doğrudan Amerika kamuoyuna seslenerek şunları söyledi:

“Ne yazık ki bu tehlikeli trendi tersine çevirme çabalarımız boşa çıktı. ABD, Türkiye’nin egemenliğine saygı duymaya başlayıp, milletimizin karşı karşıya olduğu tehlikeleri anladığını ispatlayamazsa ortaklığımız riske girebilir.”

İki mesajın da işaret ettiği şeyin ne olduğu açıktır. Erdoğan, ABD’ye ve ABD üzerinden Batı ittifakına “Yaptırımlar sonlanmazsa biz Rusya-Çin-İran blokuna doğru gidiyoruz” anlamında bir mesaj vermektedir. 

Bir başka ifadeyle Cumhurbaşkanı, ABD/Batı ittifakını ikame edecek adresi olduğunu söylüyor.

Krizin ulaştığı noktayı anlamak açısından bunların önemli sözler olduğunu kabul etmek lazım. Daha önce de çeşitli vesilelerle söylenmiş olması durumu değiştirmez zira bugün adı belli bir vak’aya istinaden söylenmektedir. Ve eğer geri adım atılmazsa bu sözleri hayata geçirme vaadi içermektedir.

Bu noktada artık bir kriz yönetiminden değil, tarihi önemde bir ittifak tercihinden, eksen değişikliğinden söz ediyoruz. ABD’nin yaptırım hamlelerine ve devamında geleceği iddia edilen yaptırımlarını karşı Türkiye en büyük kozunu masaya sürmüş bulunuyor.

***

1964’te İsmet Paşa’nın yine bir ABD tehdidine (Johnson mektubu) karşı söylediği tarihi söz hükmünü icra etmeye başlıyor. Paşa “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” demişti. Erdoğan’ın açıklamalarının şiddetinden ve tekrarından anlıyoruz ki şimdi bu sözün gerçekleşmesine en yakın noktadayız.

Mesele artık döviz kurunun nereye varacağı veya Türkiye’nin dış finansman ihtiyacının nasıl tedarik edileceği yahut da Batı blokuyla ticari ilişkilerinin nasıl seyredeceği gibi sorular önemsizleşiyor. Yani, krizin toplumu, ekonomiyi veya piyasaları ilgilendiren boyutları ikinci plana düşüyor. Gelişmelerden kaygılananlar haksız değil ama madem mesele bu noktaya geldi, yine Erdoğan’ın ifadesiyle “Artık kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz” evresine ulaşmış bulunuyoruz.

Sürecin buraya gelmesinden endişe edenlerden olmama rağmen yine de şunu söyleyebilirim. Gayet tabii ki Türkiye, güvenliğini, ekonomisini ve en önemlisi de alıştığı refah seviyesini korumak için ABD’ye muhtaç ya da bağımlı değildir. Daha iyi seçenek nedir bilmiyoruz ama ortada atılmış küçük de olsa adımlar var. Erdoğan’ın son söylediklerini yıllardır ara ara çeşitli vesilelerle dile getirdiğini, hatta Şangay İşbirliği Örgütü gibi kurumlara çeşitli seviyede katılımlarla bunu hayata geçirdiğini ve de özellikle Rusya ile ileri düzeyde ekonomik ve diplomatik ilişki kurarak yeni alanlar açtığını hesaba katarsak, Cumhurbaşkanı böyle bir ittifaka hazırlıklıdır. Kamuoyu, kurumlar ve düşünce dünyası hazırlıksız olduğu için bilmiyor olsa da Erdoğan’ın bu sahadaki fırsatları ve ekonomik imkanları görmüş olduğunu varsayıyoruz.

Gayet tabii ki ABD/Batı ittifakıyla Rusya bloku arasında ekonomik hacim, siyasal güç ve demokrasi-hukuk kapasitesi açısından ciddi farklar vardır ama bir tercih yapmanın avantajları olduğu kadar dezavantajları da olacaktır. Yeter ki hesabımızı iyi yapalım, bu büyük değişim üzerinde sistematik çalışalım ve kararımızın arkasında duralım. Bu hazırlıklar ve kararlılık görüldüğü zaman ABD’ye karşı tavrımız daha etkili olacaktır.

  • Abone ol