Yeni modelle birlikte; yani başkanlık sisteminden sonra kamu yönetimindeki koltukların da bildiğimiz ağırlıkları hızla değişiyor. Değişim hemen hemen bütün ünitelerde yaşanmakta ve kurumların ve pozisyonların eski ağırlıkları zayıflamakta. Sistemin tabiatı gereği yetkiler Cumhurbaşkanı’na doğru aktarılıyor.

Mesela, eski sistemde herbiri kendi yasasıyla ve Başbakan/Cumhurbaşkanı ilişkileriyle yetkilendirilmiş bakanlar artık bu gücü taşımıyor. Çünkü artık bir Bakanlar Kurulu yoktur ve dolayısıyla bakanların ortak iradesiyle teşekkül eden bir ortak karar bulunmamaktadır. Milletvekili sıfatı taşımayan bakanların Cumhurbaşkanı’na doğrudan bağlı olması siyasal güçlerini azaltıyor onları daha teknik bir konuma çekiyor. Öte yandan, eski sistemin en güçlü bürokratları olan müsteşarlık da kaldırıldığı için bürokrasinin gücü tabiatı gereği Cumhurbaşkanlığı makamına ve ilgili ofislere aktarılmış bulunuyor.

Meclis’in gücünün gerilediğini ve sistem içinde ağrılığının azaldığını söylemeye gerek var mı? Parlamento, çok zor aritmetik şartlarda Cumhurbaşkanı’nın icraatlarına ortak olabilecek veya onun isteği dışında bir karar alabilecektir. Bugünkü AK Parti-MHP ittifakı bir yana çoğunluğun kaybolduğu durumda bile Meclis’in kanun gücü pratikte Cumhurbaşkanı ile uzlaşmayla mümkündür. Zira, başkanlık modeli veya bizdeki adıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Cumhurbaşkanı’nın icraatta elinin tutulması imkanını ileri düzeyde daraltmaktadır. Yeni sistemin merkezinde, kalbinde ve tatbikatında Cumhurbaşkanı bulunmaktadır.

***

Bütün olarak sistemin Cumhurbaşkanı’na bağlı ve odaklı olması doğal olarak geriye kalan alanda “seçilmiş kişi” olmayı önemli hale getiriyor. Hangi alanda? Yerel yönetimlerde…

Gelecek yıl mart ayında yapılacak mahalli idareler seçimi bu açıdan önem arzediyor. Kamu yönetiminde “seçilmiş” ve kendi yetki/sorumluluk gücüne sahip isimler ancak yerel yönetimlerde mümkündür. Bu açıdan yerel seçimlerin cazibesi daha da artacaktır. Yani, Cumhurbaşkanlığı hariç seçimle gelen koltukların en değerlisi artık yerel yönetimler, belediye başkanlıklarındadır.

AK Parti açısından seçimler elbette önce, 24 Haziran’da Erdoğan’ın oy oranına kıyasla geri kalan parti oylarını yükseltmek amacı taşıyor. Bunun için de doğru isimleri; yani illerinde ilçelerinde kişisel oylarıyla çıtayı yükseltebilecek adayları seçmek öncelikli olacak. Bilhassa oy deposu olan İstanbul ve Ankara’da sadece seçimi kazanmak değil aynı zamanda Türkiye ortalamasını yükseltecek adayların tercihi kaçınılmazdır. Şu ana kadar kamuoyuna yansıyan isimlerin en azından bazıları bu hedefin önemsendiğini gösteriyor. Bu hesabı tersinden yapan başta CHP olmak üzere muhalefet için de hiç olmazsa iki büyükşehirden birini kazanmak siyasi başarı anlamı taşıyor.

Her iki senaryonun ve hedefin de tek başarı şansı var; en iyi isimleri bulup listeye yazabilmek. Bu tabloda ne ittifak ne de ittifak eksikliği iyi bir adaydan daha önemli değildir. Yerel seçimlerin geçmişteki dinamiği gösterdi ki adaylar çoğu kez partisinin üzerinde sandık performansı gösteriyor.

İstanbul veya ülkenin herhangi küçük bir ilçesi farketmez Türkiye’nin yerelde güçlü ve kaliteli yöneticilere ihtiyacı şimdi daha arttığı için partilerin bu gerçeği ıskalamayacakları bir listeye ihtiyaç vardır. Sadece partilerin ipi göğüslemesi için değil demokrasinin güçlenmesi için de böyle isimlerin fırsat bulması lazımdır.

  • Abone ol