Siyasetin konusu olan her şey; siyaset yapmanın tabiatı gereği ait olduğu sektörün gerçeklerinden uzaklaşmaya mahkumdur. Küçük ya da büyük herhangi bir mesele siyasi tartışma alanına düştüğünde artık konunun gerçekliği değil siyasal güçlerin bilek güreşi başlar. Çoğunlukla da oradan sadra şifa netice çıkmaz…

Mesele, siyaset sınıfının, medyanın, sivil örgütlerin, akademinin ve sokağın müşterek maharetiyle mümkün olan en az konusu siyasal alana taşıyabilmekte… Her problemin ait olduğu yerde ve sınırlarda tartışılıp karara bağlanabilmesini temin edebilmekte…

Elbette, herkesin bilhassa da politikacıların her istediğini konuşup tartışma hakkı vardır. Ama, aynı zamanda buna karşılık bütün branşlarda insanların, uzmanların ve taraf olanların kendi mesleklerini temsil otoritesi de bir haktır. Eğitimci, doktor, yargıç, savcı, tarihçi, sporcu, sanatçı, itfaiyeci ya da sendikacı kendi meselesine cümle tesirlerden bağımsız olarak hakim olma kabiliyetini korumak zorundadır. Bunu bazen siyasetin gücü karşısında, bazen de medyanın baskısını rağmen yapabilmelidir. Sadece demokrasinin değil, kaliteli, güçlü ve nitelikli bir toplumun gereği budur. Kim hangi sektördeyse, o alanın gerektirdiği standartların hakkını vermekle sorumludur.

En başta da hukuk insanları bu sorumluluğu taşımakla mükelleftir.

***

Türkiye, içinden geçtiği süreçler gereği ağır bir hukuk ve yargı gündemiyle yaşıyor. Bir yandan on yılların terör problemi bir yandan da 15 Temmuz darbe girişimiyle hayati tehlikenin ötesine geçen FETÖ yapılanmasıyla mücadele, yargıyı gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Adli takip ve davaların seyri, benzeri bir başka ülkede görülemeyecek boyutta yoğun bir yargı mesaisini kaçınılmaz kılmıştır. Elbette, hem teröre hem de devlet içindeki yapılanmaya karşı mücadele motivasyonu aynı zamanda siyasal bir faaliyettir. İktidar ve muhalefet, siyasetin her kesiminin bu motivasyonu üretme mecburiyeti de vardır.

Bununla birlikte ülkenin yargı gündemini daha fazla genişletmenin, daha çok alanı takibe almanın, maksadını aşan adli süreçler üretmenin faydası yoktur. Son günlerde gündeme gelen soruşturmalar dahil olmak üzere, bir süredir atılan bütün sansasyonel soruşturma ve yargılama adımları bunu açıkça göstermiştir. Birçoğu devasa boyuttaki davaları bile gölgede bırakacak gündem mesaisine yol açmış ve hukuk sistemimizi tartışma konusu haline getirmiştir. Yargı gündemi zaten yeterince ağır olan ülkede yeni soruşturmalar, yargılamalar, gözaltılar, ifadeler vs. toplamda hukuk devleti prensibine zarar vermekten başka netice doğurmamıştır.

Beraberinde demokratik atmosfer de zedelenmektedir.

Unutmayalım ki ifade özgürlüğü, sıradan ve genel geçer bir kavram değildir. Gerçek ve sınırları çok geniş bir fikir yelpazesinin yaşamasını garanti etmek zorundadır. Zira, herkesin kabul edeceği fikirler zaten ortak koruma altındadır. Dolayısıyla, ifade özgürlüğü ancak sarsıcı ve şaşırtıcı fikirler sözkonusu olduğunda işlerse anlamlıdır. Susturmak değil konuşturmak, yıldırmak değil tartışmak… Ne kadar çok kızdığımız, sinirlendiğimiz ve keyfimizi kaçıran fikre tahammül edersek o kadar çok güven içinde yaşarız. Bu ülkeyi ve herhangi bir ülkeyi sadece fikir zenginliği geliştirir ve güven içinde yaşatır. 

Bu prensibi kaybetmeyelim… Hukuku ve yargıyı sadece siyasetin konusu olmaktan çıkarmakla yetinmeyip, hukuk sektörünün otoritesini sarsacak bütün unsurlardan uzak tutmayı başaralım. Bir demokraside faydası ve gereği tartışılamayacak tek otorite hukuktur…

  • Abone ol