Dış politika iç politikayla her zaman ilişikilidir ama bu kuralın en yoğun ve yakın şekilde işlediği ülke Türkiye olsa gerek. Bir sebebi toplumda herkesin dünyada olup bitenlerle kendisi arasında sıkı bir bağlantı kurması bir sebebi de siyasetin dış politikayı sıradan bir iç mesele gibi dile getirme kabiliyetidir. Bazı zihinlerde algı giderek nerede bir bomba düşerse bizim başımıza düşüyor kanaatine kadar varmıştır. Bir ilçe belediyesinde başkanın değişmesini Kudüs’ün Bosna’nın kaderine bağlayan anlayış boşuna değildir. 

Oysa dış politikada neticeyi belirleyen ve üçüncü ülkelerin durumunu tayin eden sadece çıkarlardır. Bu kural belirsizleştiğinde avantaj kaybı kaçınılmazdır. Elbette bu diplomaside prensiplerin ihmal edileceği anlamına gelmez ama bu da neticede milli çıkarlar için bir dayanak olduğu müddetçe sürdürülebilirdir. Eğer güçlü ve dinamik bir dış politika uygulayabiliyorsanız bazı dosyalarda prensip nedeniyle yaşanan kayıpları da telafi edebilirsiniz.

Türkiye bugün birçok alanda kollarını sıvamış ve işin içine girmiş durumdadır. Sadece Suriye ve Irak meselelerinde anlaşılabilir ve ihmal edilemez güvenlik kaygılarıyla değil, sözgelimi Venezuela probleminde de rejim tarafında bulunuyoruz. Yahut da epeyidir dışında kaldığımız Libya krizinde de işi bir ucundan tutma gayreti sergiliyoruz. 

Bir yandan müttefikimiz ABD ile tarihin en gergin ilişkilerini yönetirken öte yandan “aktüel müttefikimiz” Rusya ile oyunun kurallarını değiştirme kapasitesine sahip bir ilişki yürütüyoruz. Rusya’dan almak üzere olduğumuz S-400 sistemi nedeniyle ABD’nin tehdidi altındayken aynı şekilde yine Rusya ile Suriye’de adı konmamış bir rekabet içindeyiz. Kimse kimseye sadece sempati adına imkan tanımıyor… 

Rusya, bırakın S-400 maliyetini, en çok ithalat yaptığımız ülke olmasına rağmen hâlâ domates bile satamadığımız ve en çok dış ticaret açığı verdiğimiz ülkedir. Bu ağır maliyete katlanıyoruz çünkü Rusya son yıllarda Avrupa’yla zayıflayan diplomatik ilişkilerin alternatifi olarak görülüyor. O kadar ki yine bazıları Moskova’nın Ankara’ya verdiği ciddi ya da göstermelik destekleri bile bir gurur vesilesi olarak görebiliyor. Sahipsiz değiliz duygusu… 

Oysa terazi kefesine konulacak olsa Türkiye’nin Rusya’ya dış ticarette sağladığı avantajlar bir yana sadece S-400 bahsinde sunduğu küresel pazar imkanı hepsinden ağır basmaktadır. Adını koyalım; Türkiye yakın tarihte bir başka ülkeye sunmadığı imkan ve diplomatik yakınlığı Rusya’ya sunmuştur. Ve esasen karşılığında Suriye’de hala bizim istediğimiz boyutta olmayan destekten başka bir şey yoktur. Kırım ilhakını görmezden gelmemiz de cabası…  

Rusya’yla yakın ilişkiyi dolaylı olarak teşvik eden ise Avrupa Birliği’nin politik vizyonsuzluğu ve ABD’nin Obama’yla başlayan Trump’la zirve yapan şaşkınlığı olmuştur. Sadece Suriye’de Türkiye’yi rahatsız eden adımlar bile ilişkilerin seyrini ve çapını değiştirmeye yetmiştir. ABD’nin YPG/PYD yanlışları Türkiye’yi arayışa iterken toplumun dış politikayla bağını güçlendiren bir etki yarattı. 

Dış politikada toplum desteğini almak elbette değerli bir sermayedir. Ne var ki ülke çıkarlarını dengelemek ve günün somunda bilançonun kar hanesini göstermek gerekir. Bilhassa ABD ve Rusya gibi süper güçler sözkonusu olduğunda çıkarımızdan gayrısını düşünemeyeceğimize göre oyunu dikkatli oynamak mecburiyetimiz vardır. 

Şimdi, bir yandan S-400 öte yandan Suriye’de final sezonuna girilirken bu mecburiyetin gereği süreci maharetle yönetmekten geçiyor. 

  • Abone ol