Bir ülkenin kendisini olağanüstü şartlarda görmesi ve hissetmesiyle bunun tersi hissiyata sahip olması arasında o ülkenin kaderini tayin edecek büyüklükte fark vardır. Toplumun dünyaya bakışı, başkalarını dost ya da düşman olarak tarif edip etmemesi, dış güçlerin dış düşman olup olmadığı gibi fikirler enerji ve kaynak sarfiyatı belirler. “Seçimin birinci turunun tamamlandığı” 31 Mart akşamına kadar hükümferma olan beka meselesi böyle bir rüzgardı. Seçim bittikten sonra bahis konusu olmaması, kimsenin dönüp bir daha bekadan söz etmemesi neticeyi değiştirmez. İddianın sahiciliği, derinliği ya da sahada tatbik edilip edilmemesi mühim değildir. Mühim olan zihinlerin bu duyguyu taşımasıdır. 

Toplumun, bürokrasinin, medyanın, akademinin, patronun, işçinin, memurun zihnine beka meselesini; yani yarınımızın belirsiz olduğu, ülkenin başına her an herşeyin gelebileceği endişesini yerleştirdiğinizde bu tahmin edilemez boyutta netice alır.  Kimse, hakka, hukuka, liyakata, ortak faydaya, demokrasiye, empatiye, kaliteli üretime yahut da ülkenin dünyadaki prestijine riayet etmeyi düşünmez. Düşünmek zorunda da değildir zira, vatan elden gitmektedir ve gerisi gayet tabii ki teferruattır! 

Ülke büyük tehdit altındayken; dost bildiklerimiz, müttefiklerimiz, aslında dost görünümlü düşman haline gelmişken kaliteyle, hukukla, teamülle veya hoşgörüyle kim vakit kaybeder? Yahut da insanlarda beka korkusu belirdikten sonra aynı zamanda onlara hak, hukuk ve birbirini anlayıp dinlemek nasıl telkin edilebilir? Her farklı fikir, her eleştiri, her çarpıcı görüş bölünme parçalanma gerekçesi olarak görülmez de başka ne görülür? Nitekim böyle tezahür etmiyor mu? Bürokrasideki atamaların liyakat problemi, iş dünyasının çaresiz yakınmaları veya seçimin tekrarı, sadece ülkenin büyük tehlikelerle karşı karşıya olmasıyla izah edilmiyor mu? Komplocu zihin en kabul edilemez siyasi ve hukuki kararları bile o büyük tehlikenin heyulasıyla makulleştirmiyor mu? 

Tehlike öylesine büyük ki herşey olabilir!.. Doların yükselmesi, seçimin tekrarı, teknolojide geri kalışımız hep aynı sebepten. Bazıları bütün bu problemlerin dış güçler nedeniyle ortaya çıktığını ve Türkiye’nin aslında çok başarılı ve bunları hak etmeyen bir ülke olduğunu düşünüyor, düşündürüyor. Madem aslında çok iyi ve başarılıyız o zaman neden oyunu bozamıyoruz sorusu akledilmiyor. Yanılıp akleden ve hakikati söyleyenlerin gördüğü muamele de ortada. Bilindiği gibi soru sormak ve sorgulamak böyle dönemlerde akıllı işi sayılmıyor. 

Ama çelişki ve tutarsızlık aşikar, gürültülü ve korkutucu olsa da hakikat değişmez… Yaşamakta olduğumuz günlere hakim olan karanlık güçlerle mücadele rüzgarı, ülkenin eğitim kalitesinden kişi başına gelire, teknolojik beceriden diplomatik özgüvene karar herşeyi tayin eder. 

Dünyanın herkesin herkesi yenmeye çalıştığı bir güç mücadelesi sahnesi olduğunu görmeyip, bütün ülkelerin bizi bölüp parçalamak için gece gündüz plan yaptığı fikrine saplanırsak bir başkasının parmak kımıldatmasına gerek olmadan kaderimizi tayin etmiş oluruz. O da hiç iyi olmaz… Bu işin adı dış güçlerle mücadele değil dünyayla rekabettir, önce bunu bilelim. Devletler arasında bitmek tükenmek bilmeyen, acımasız çıkar çatışması vardır ve galip çıkmanın da kuralları bellidir. Teknoloji üretmeden, eğitim kalitesini artırmadan, hukuk ve demokrasi için çaba göstermeden hiçbir şey olmaz, olamaz. Kaliteli, seviyeli, açık fikirli bir toplum olmayı denemek yerine, kendi kendimize tafra yapmayı tercih edersek dedelerimizin babalarımıza, babalarımızın bize anlattığı hikayeleri biz de çocuklarımıza anlatırız. Kehanet falan değil, olacak budur…

  • Abone ol