Pazar günü tekrar seçim için sandık başına gideceğiz. Seçimin 31 Mart’taki birinci versiyonu çok önemliydi; şimdi daha da önemli hale geldi. Sadece belediye yönetiminin tarzı, şekli ve felsefesi açısından değil siyasetin genel manzarası açısından büyük önem arzetmektedir. Böyle olduğu için özellikle son günlerde bir seçim sürecinde pek alışık olmadığımız boyutta malzemeler tartışma konusu oluyor. İki parti adayanının saha çalışmaları neredeyse mikroskobik düzeye kadara inmiş bulunuyor. Yine böyle olduğu için, Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta “Sadece bir belediye seçimi yapacağız” dedikten sonra bu hafta meydanlara çıkmış bulunuyor.

Haksız da değildir. İstanbul belediye başkanlığı ülkenin en önemli siyasi makamlarından birisidir ve özellikle iktidar partisi açısından, seçim yenilgisi moral üstünlük kaybı anlamına gelecektir.

Umarız, şu ana kadar pek seviyesi gittiği söylenemeyecek kampanya son günlerde İstanbul’a yaraşır bir kaliteyle devam eder.

***

İstanbul seçimi fevkalade önemlidir ama Türkiye’nin tek önemli seçimi bu değildir. Hatta, Pazar günü yapacağımız tercihten daha önemli seçim ve kararlar kapımıza dayanmış bulunmaktadır.

Bunların başında ABD ile yaşamakta olduğumuz ve giderek tatsızlaşan S-400 krizi bulunmaktadır. Tercihimizi de yapmış bulunuyoruz. Erdoğan açık ve kesin bir şekilde “O iş bitti” diyerek Türkiye’nin ne pahasına olursa olsun vazgeçmeyeceğini ilan etti. ABD’nin bu kat’i tutuma karşı tavrının ne olduğunu biliyoruz. Sonu yaptırımlara varacak bir dizi tepki girişimi şimdiden hazırlandı bile. Son eşik ay sonunda Japonya’da yapılacak G-20 zirvesi. Zirvede Erdoğan ile ABD Başkanı Trump bir araya gelecek ve Cumhurbaşkanı uzun süredir telefon diplomasisiyle yapmakta olduğu şeyi bu kez yüzyüze deneyecek. ABD Başkanı’nı S-400 ilamının makul olduğuna ve dolayısıyla yaptırım kararı alınmamasına ikna edecek.

Edemezse ne olacak? Bunun cevabı da uzun süredir verilmiş durumda. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, eğer bir ABD yaptırımı sözkonusu olursa Türkiye’nin misilleme yapacağını ilan etmişti… Haklı ya da haksız olmak bu saatten sonra anlamlı değil; bu saatten sonra “güç ve tahammül” aşaması başlıyor. Türkiye de bu oyunu göze almış durumda…

Bir başka dosya da Akdeniz’de açıldı ve giderek kabarıyor. Kıbrıs adası etrafında bulunan doğalgaz kaynaklarının sondajı ile başlayan kriz Türkiye ve KKTC’nin haklarını kullanmak kararıyla şimdi bir krize dönüşmüş bulunuyor. KKTC dünya tarafından tanınmadığı için ada kaynaklarıyla ilgili kararın Rum kesimi yönetiminin hakkı olarak kabul edilmesi. aleyhimize kaçınılmaz bir probleme yol açıyor. Rum Kesimi’nin bulunacak kaynaklardan KKTC’ye pay ödeme vaadi var ama gayet tabii ki bu Türkiye için tatminkar değildir.

Kriz, Türk arama gemisi mürettebatı hakkında uluslararası tutuklama kararı çıkartılmasına kadar ulaştı. Daha büyük kriz, AB’nin tamamen Türkiye karşıtı bir tutumda birleşmiş olmasıdır. Öte yandan füze savunma sistemi tercihimizle Akdeniz süreçleri birbiriyle ilişkili hale gelmiş bulunuyor. S-400 krizinin gölgesi Akdeniz’e kadar uzuyor. Bu, birisi için birinden vazgeçmek anlamına gelmez elbette ama hassa, ince, sabırlı ve akıllı bir diplomasiyi kaçınılmaz kılar. Türkiye’nin her iki konuda da uluslararası sahada yalnız kalmasına karşı haklı tezleri var ama bu tezleri masaya ustaca yansıtmak mecburiyeti de bulunuyor.

Belki seçim sonrası diplomasi için daha fazla vakit bulabiliriz. “Güç ve tahammül”seçeneğinden önce vakit bulursak iyi olur.

  • Abone ol