Bir toplumun tarihi, geleneği, değerleri, modern zamanlara uyum ya da uyumsuzluğu veya hedefleri üzerine konuşmanın en zor kısmı ortak kabulleri tartışmak zorunda kalmaktadır. Türkiye’de fikrin, düşüncenin ve bilginin yol alamaması, zorlanması ve nefesinin tıkanması bundandır. Fikir yerine sloganın, düşünce yerine hamasetin, bilgi yerine siyasetin dayatılması ve alan kazanmasının sebebi budur. Temel meselelerden birinin dahi çözülememesi, kuşaktan kuşağa miras kalması, çözüm beklerken yenilerinin eklenmesi de aynı hastalığın eseridir.

Birlikte yaşamak prensibi…

Farklı fikirlere tahammül…

Hiçbir etnik ve dini kökenin sorgulanamayacağı kuralı…

Meselelerin şiddetle değil siyasetle ve tartışmayla hal yoluna koyulması…

Ya da buna benzer standartlar... Bir toplum, bir ülke bu temel doğruları kabul etmiş, üzerinde anlaşmış ve bu prensiplere sadakati kesinleşmiş varsayılır. Yani suyun yüz derecede kaynaması veya iki kere ikinin dört ettiği gibi, bunlar da herkesi bağlar. Eğer her defasında birlikte yaşamayı veya fikir hürriyetini yeniden tarif ederseniz, bu esasında iki prensibe de saygınız olmadığını gösterir.

Türkiye’nin aynı problemlerle vakit ve enerji kaybetmesinin temel sebebi dönüp dolaşıp iki kere ikinin sonucunu sorgulamaktandır.

Siyasetin kafa karışıklığı, akademinin kısırlığı, medyanın içler acısı halleri veya sivil toplum örgütlerinin sivilleşemeyen yapıları aynı kapıya çıkar. O kapıdan da geri döner.

Taraf tutmak veya ideolojiye bağlılık yanlış değildir ama her türlü tarafgirliğin sınırı önce ve muhakkak temel değerleri kabulden geçer. İnsanın inancı, kutsalı, fikri, etnik kökeni veyahut kıyafeti, sevdiği yazarlar, dinlediği müzik; onu, bir başkasının bu branşlardaki tercihlerine kıyasla ortak faydadan mahrum bırakma gerekçesi olamaz. Hiçbir insani tercih, kimseyi kamu idaresi önünde de kamusal alanda da eşitlik hakkından geri bırakmaya bahane edilemez.

Bu prensiplere hürmet ve onları korumak öncelikle siyasi partilere düşer. İktidar partisini de iktidara aday muhalefet partilerine de… Merkezi iktidar yeterince adil olamadı diye, şimdi yerel iktidarın en parlak koltuklarına oturan CHP’nin sorumluluğu hiçbir bahaneyle azalmaz. Ya da merkezi iktidar, yereli ‘öteki’ bir alan olarak tanımlayıp temel insani prensipleri kendi ideolojisi lehine deforme edemez.

Bırakın “modern toplumu”, bırakın “demokratik kuralları”, bırakın bütün gösterişli sıfatları; aklı başında bir toplumda “öteki” olmaz, olana da siyaset müsaade etmez.

Neyin siyaseten doğru olduğu ve hangi partinin işine yarayacağı gibi gündelik siyasi stratejiler temel haklarda ve ortak kabullerde kullanılamaz. Birlikte yaşamak prensibine bağlılık göstermelik değil sahici olmak zorundadır. Farklılıklara tahammül lütuf şekline büründürülüp pazarlık konusu olamaz, tabiatı gereği tahakkuk ettirilmek zorundadır. 

Siyasal kurumlarımız ve tabii insan malzememiz herkesin huzur ve güven içinde ve illa da rövanş tehlikesinden arınmış bir zeminde yaşaması dışında bir gelecek olamayacağını anlamalıdır. Temel hak ve değerlerin siyasal rekabetin alanı dışında olduğunu siyaseten değil “sahiden” hissetmelidir.

Kimin ülke için bir gelecek vizyonu varsa; bunu eski hastalıklardan, alacak verecek davasından ve “sıra bizde”lerden arınmış bir zihinle sıfırdan başlatma mecburiyeti vardır. Gayrısı aynı plaktır…

  • Abone ol