Başımıza gelen problemlerde; aşamadığımız, üstesinden gelemediğimiz sıkıntılarda dünyayı suçlamak alışkanlığımızdır. İmparatorluk sonrası (veya bakiyesi) bir ülkenin kaderi ve tabiatıbelki de böyledir. Başaramamak, kazanamamak, galip gelememek hep bir büyük sebebe, karanlık bir mahfile bağlı olmak zorundadır. Asla kendi kusurumuz olamaz. “Belki” böyledir diyoruz çünkü geçmişinde büyük devlet veya imparatorluk payesi bulunan bütün milletler aynı durumda değildir. Yıkılıp kurulan veya yenilenen birçok eski büyük ülke bugün de büyüktür. Kuralına göre oynayan milletler her dönemde büyükler liginde kalmayı başarmıştır. Eğitimi, teknolojiyi, sanayii, hukuku, akademiyi, sanatı, kültürü ayakta tutan ülkeler dün de bugün de müreffeh ve güven içinde yaşamayı başarmıştır. Bir problemle karşılaştıklarında da suçlu aramaya gerek duymamış, kendilerine bakmışlardır. 

Bu demek değildir ki bizim gibi bazı milletler ve ülkeler, ekonomik ve teknolojik dezavantajları nedeniyle büyük güçlerin negatif ayrımcılığına muhatap olmamıştır. En nihayet dünya bir rekabet sahnesidir ve kimse kimsenin kara kaşına kara gözüne meftun değildir. Çözemediğimiz birçok mesele gayet tabii ki bazı ülkelere fırsat sunmaktadır. Bu da bir sır değildir; sürpriz hiç değildir.

Mesela, Kürt meselesi… Bir asrı bulan problem 40 yıldır içeride terör üretirken, şimdi de sınırımızdaki Suriye’de karşımıza büyük bir siyasi problem olarak çıkmıştır. Başta ABD olmak üzere Rusya gibi büyük güçlerin de irili ufaklı ülkelerin de Türkiye’ye sıkıntı vermek için kullandıkları araçtır. Herkes kaşıyor mu, evet. Peki, biz 50 yıl önce, 30 yıl önce 5 yıl önce bu meseleyi çözebilmiş olsaydık bunu yapabilirler miydi?

Ya da demokratikleşmemizi, şeffaflaşmayı, kurumsallığı halledemediğimiz için ve devleti bir hukuk devletine dönüştüremediğimiz için darbeler dahil sisteme yönelik müdahalelere hep açık olduk. Hepsinde de dış faktörler bir şekilde işin içinde miydi? Evet. Peki, elimizde fırsat varken sistemi demokratikleştirip, hukuk zeminine oturtabilseydik kimse buna cesaret edebilir miydi?

Gelelim ekonomiye… Paranın bol olduğu ve borçlanma imkanımızın geniş olduğu yıllarda bir tercih yaptık, altyapı ve inşaatı seçtik. Şimdi o dönem geride kaldı ve sınai üretim yetersizliği nedeniyle büyüme düşmeye ve sistem yerinde saymaya başladı. Yeniden büyüme ve işsizliği azaltmak için artık daha çok dış kaynağa ihtiyacımız var. Peki, geriye dönüp kaynaklarımızın bir kısmını hiç olmazsa dünyayla rekabet edebileceğimiz birkaç sektöre yatırsaydık ve ekonominin dışa bağımlılığını azaltmış olsaydık buna kim engel olabilirdi?

Yine de diyelim, çok istediğimiz halde Kürt meselesini çözdürmediler, demokratikleşmemize mani çıkardılar ve sanayileşmemizi de türlü oyunlarla engellediler. Bizden o kadar çekindiler ki neye el atsak hepsi toplanıp müdahale etti. Tamam, öyle olsun.

Peki, bir ülke ve bir millet için hiç şüphesiz herşeyin başı olan eğitimi halletmemize mani ne vardı? Eğitim, kaynaktan çok vizyon isteyen, paradan çok niyet gerektiren ve dünya standardına ulaşmak istediğinizde sadece çalışarak hedefe varılabilecek muazzam bir fırsat alanıdır. Sorgulayan, araştıran, merak eden, yaratıcı ve rekabetçi nesiller yetiştirmemizin önünde hangi engel vardı? İstemiş olsaydık hangi dış güç, hangi karanlık mihrak, hangi derin mahfil, iyi bir eğitim sistemi kurmamıza engel olabilirdi? Canımızı yakacak basit soru budur. Basit ama zihinlerimize yerleşen kolaycılığı, suçu başkasına atmayı ve karanlık güçler bahanesini yerle bir etmeye yeten bir soru…  Sadece bunu başarmış olsaydık, şimdi içinde boğuştuğumuz onlarca mesele doğmamış olacak, doğsa da büyüme fırsatı bulamayacaktı.

Aslında tam yapacaktık ama onu da karanlık güçler engelledi, mi diyorsunuz?

  • Abone ol