Gündemimiz şimdi Libya oldu ama Barış Pınarı harekatıyla başlayan ve ardından iki mutabakatla (Ankara /Soçi) gelişen Suriye meselesi heyecanını kaybetmeyi kesinlikle hak etmiyor. Daha doğrusu heyecan ve ilginin eksilmesi ve sahadaki gelişmelerin kamuoyuna yansımaması tablonun ciddiyetini eksiltmiyor.

Sadece iki mutabakat değil, öncesinden Rusya ile imzaladığımız İdlib mutabakatının da seyri istediğimiz şekilde gelişmiyor. Anlaşmaya rağmen sahada yaşananlar Türkiye’nin istemediği ne varsa onu işaret ediyor. İdlib halkı bombalar altında sağa sola dağılıyor; yani Arap Sünni nüfus aleyhine bir etnik düzenleme yapılıyor. Kaçanlar da beklendiği gibi ve zaten başka çıkışları olmadığı için Türkiye sınırına doğru hareket ediyor. Rakamlar net değil ama tahminen 150 bin civarında yeni göçmen oluştu. Suriye rejiminin bombardımanı nedeniyle son birkaç günde sınırımıza kaçan Suriyeli sayısı 25 bini buldu. Sadece Kasım ayı başından bugüne şehri terketmek zorunda kalanların sayısı 200 bini aştı. Oysa İdlib mutabakatının amacı halkı bulundukları yerde korumak ve yaşatmaktı. Teröristlerle mücadele bahanesiyle şehri yerle bir etmekte olan Rusya ve Esad için ise zaten bütün İdlibliler terörist… Ne kadarı kaçarsa ve ne kadarı ülkeyi terkedip Türkiye’ye sığınırsa o kadar iyi!

Bu gelişmeler Türkiye’nin yeterince ağır olan göçmen yükünün hafifletilmesi için Rusya’nın sözümona iyimser ve dostça davranma sözü verdiği süreçte yaşanıyor. Aynı Rusya, Barış Pınarı harekatımızı bitirmek için ABD ile birlikte eş zamanlı olarak bize baskı yapıp istediğini aldıktan sonra sınırımıza Esad rejiminin elini kolunu sallayarak gelip yerleşmesini sağlayan ülkedir. Soçi mutabakatı gereği YPG’yi bölgeden 30 kilometre güneye uzaklaştırma sözü verdiği halde bu örgütle oturup anlaşma imzalamaktan da geri durmadı. Şimdi, YPG ve YPG cephaneliğinin söz verilen bölgeye tahliye edilip edilmediğine dair de Rusya’nın sözlerinden başka bilgimiz bulunmuyor. Birinci amacı YPG/PYD’yi tümüyle bitirmek olan Barış Pınarı’nı durdurduk ama bırakın birinci amacı ikincil amaçların bile ne kadarının gerçekleştiği hâlâ şüphelidir. 

Kesin olan ise, Esad rejiminin iç savaş boyunca ayak basamadığı topraklara kolaylıkla gelip yerleştiğidir. Esad demek, rejimi için potansiyel tehlike olan Sünni Arap nüfusun (İdlib’te olduğu gibi) yeniden sınırımıza doğru hareketlenmesi ve Türkiye’deki Suriyeliler’in dönecek yer bulamamaları demektir. Nitekim, o kadar büyük tartışmalara rağmen göçmen yükümüz son aylarda azalmadı, artmaya devam ediyor. 

Bütün bunları hatırlatmamızın nedeni Türkiye’nin Rusya ile şimdi de Libya’da birlikte hareket etmeyi planlamasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin’le Libya’yı görüşmeye başladı. Putin, Suriye’de karşı olduğumuz Esad’la, Libya’da da statüsünü tanımadığımız General Hafter’le iş tutuyor. Düz mantık, Suriye’de Putin’in bizden çok Esad’ın işine yaradığı ortadayken Libya’da da kimin faydalanacağını tahmin etmek zor değildir. Üstelik Libya’da geleneksel müttefiklerimizin tamamı; yani ABD ile Avrupa da karşımızda bulunuyor. Ki, bu da Batı kanadında diplomatik seçenekler tükendiği için ‘muhtemel bir işbirliğinde’ Türkiye’nin Rusya karşısında elini daha da zayıflatıyor.

Türkiye’nin dış politikada ortaklıkları çeşitlendirmesi kesinlikle büyük bir avantajdır ama bunun işe yaramasının temel şartı bir seçeneğe yönelirken ötekini de elde tutmaktır. Aksi takdirde buna çeşitlenme, seçenek artırma ve çok boyutluluk denemez…

  • Abone ol