Soçi mutabakatına imza atan iki ülkenin metni daha ilk günden farklı okumasıyla İdlib’de başlayan gerilim ve açılan makas kapanamıyor. O kadar ki Ankara’nın sıkıntılarına ilgisiz olan Moskova, Türkiye’nin kendi göbeğini kesecek olmasını bile umursamaz görünüyor. Muhtemelen bunu yapamayacağını hesaplıyor.

Bir yanda, Astana toplantılarının hepsinde Suriye’nin toprak bütünlüğü için verilen açık sözler var. Öte yanda da o toprak bütünlüğü tanımı gereği İdlib’in de Esad rejiminin kontrolüne girmesi zorunluluğu… Bizim çelişkimiz burada, bu çelişkiyi haklı kılan devasa bir problem bulunuyor. İdlib’e sıkışmış bulunan sivillerin, Esad ordusu şehri ele geçirdiğinde hayatta kalabilmek için mecburen Türkiye’ye sığınacak olmaları. Sayıları net bilinmiyor; en az 1 milyon, belki de 2 milyon veya daha fazla insan… Rusya ve Suriye’nin nazarında terörist veya potansiyel terörist ve her durumda da muhalif bu nüfusun Türkiye’ye transferi açık ki kaldırabileceğimiz bir yük değildir. Moskova bu konuda bir görüş belirtmediğine göre, İdlib’de Suriye ordusuyla birlikte operasyon yürüttükleri için yeni göçmen dalgasının Türkiye tarafından sessiz sedasız kabul edilmesini beklediklerini varsayabiliriz.

En az 500 bin kişi şu anda sınırımızda bulunurken, İdlib merkezi ele geçirilecek olursa tamamı aynı yolu izleyeceğine göre tablo yönetilemez boyutta vahimdir.

Bu meselenin bir tarafı…

Bununla birlikte, Türkiye’nin şu anda yarısı muhasara altında olan gözlem noktaları anlamını yitirecek olursa sıranın Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı operasyonlarıyla kontrol altında tutulan bölgelere gelmeyeceğinin de garantisi yoktur. Yani bu bölgelerin de Türk askerinden arındırılması talebiyle karşılaşabiliriz. Ki, söylenmeye de başlandı… İdlib hattını askeri ve diplomatik açıdan tutmanın önemi ve gereği buradadır.

Yani hem sayısı belirsiz yeni göçmen yükü hem de ikinci Soçi mutabakatı gereği 32 kilometre derinliğe gönderilme sözü verilen PYD/YPG unsurlarının hâlâ sınırımızda faaliyete devam etmesi gerçeğiyle karşı karşıyayız. İdlib’de Suriye’nin istediği sonuca ulaşması halinde zaten mevcut tablo aktif hale gelecektir. Haliyle, bizim açımızdan Türkiye’deki göçmenleri geri göndermek ve YPG’yi etkisiz hale getirmek anlamı taşıyan Suriye meselesi tam tersi sonuca doğru koşar adım ilerliyor. Ankara için İdlib’de bulunmak, en azından bir çözüme ulaşılıncaya kadar bu sonucu önlemek anlamını taşıyor. 

Gelin görün ki çözüm için yegane adres olan Rusya zaten belli olan tercihini açıkça Esad lehine netleştirmiş durumdadır. Bu haliyle Türkiye için problem, Suriye rejimiyle çatışmaya girmek kadar, askeri, stratejik, diplomatik ve ekonomik açıdan ileri düzeyde angaje olduğumuz Rusya ile karşı saflara düşmektir. Tarifsiz bir hayalkırıklığı… Bir NATO üyesi ülke olarak Rusya’ya sunduğumuz imkanların kredisi bitmiş ya da yetmemiş gibi görünüyor. S-400, nükleer santral, enerji hatları avantajı, tamamen aleyhimize gelişen Astana sürecindeki destek ve yine tamamen aleyhimize dış ticaret dengesi Moskova’ya yetmiyor. Bu tek taraflı ve Türkiye’nin imkanları göz önüne alındığında sınırsız sayılabilecek imkanlar bile Putin’in sempatisini kazanmamızı sağlamadı. Oysa, dışarıdan bakıldığında sadece S-400 alımının Rusya’ya sağladığı prestij ve silah ticaretinde ABD karşısında kazandığı avantaj bile yeterli olmalıydı. Öyle değilmiş…

Şimdi, geri dönmesi imkansız hale gelen 4 milyon göçmen içeride, 2 milyonu sınırda, elde silahla sınırda bekleyen YPG ve fazlasıyla bilenmiş Esad; üstüne de bize sırtını dönen Rusya’yla başbaşayız.

Şimdiden sonra Ruslar’ın kapıyı kapattığını bilerek, o kapı göstermelik aralanacak olsa dahi güven duygusunun kaybolduğu gerçeği ışığında adım atmak zorundayız. Suriye iç savaşının başlangıç noktasıyla kıyaslandığında bir hayli minimize edilen Türkiye taleplerinin özetini temsil eden İdlib’de; etkin veya caydırıcı veyahut da oyun bozucu bir rol oynamak bu açıdan hayati bir meseledir. Kabul edelim bu süreci yönetmek hiç de kolay olmayacaktır.

  • Abone ol