Eski Türkiye dediğimiz standartları, kavramları, referansları ve tatbikatları ile tartışmalı bir bütündü. Değişime karşı açıklar veren ve toplumun taleplerini taşıyamayan uzun bir yanlışlar listesiyle ağırlaşmış, hantallaşmıştı. Nihayet o kadar taşınamaz hale geldi ki revizyon yetmedi, sistemin tümden değişimi, yani başkanlık sistemi kaçınılmaz oldu. Şimdi başkanlık sistemi de çok erken dönemde tartışılıyor. Henüz ikinci yılını sürerken bazen temenni, bazen beklenti sadedinde yeni sistemin revizyonu, onarımı hatta tamamen değişmesi sesleri yükselmeye başladı.

Başkanlık sistemini yıpratan, partili ve sınırsız yetkilere haiz cumhurbaşkanlığı mıdır? Sistem içinde kurumların etkilerinin zayıflamış olması veya atama sisteminin merkezileşmesi midir? Meclis fonksiyonlarının modern zamanlarda alışılmadık ölçüde gerilemiş olması mıdır? Yahut da böyle bir dizaynın tabiatı gereği Cumhurbaşkanı’na sorulmadan hiçbir şey yapılamıyor oluşu mudur?

Evet hepsi… Sistemin inşasında bu kadar hata ve eksik varsa gayet tabii ki onarım talebi veya parlamenter sisteme dönüş arzusu kaçınılmazdır.

Ancak, bütün bu yapısal eksiklere rağmen Başkanlık Sistemi uygulamada, iddiasının tam zıddına Eski Türkiye görüntüler vermeseydi talepler daha cılız ve sınırlı kalacaktı. Yeni sistem iyi kurgulanmış olmamasına rağmen problem ‘öncelikle’ sistemin bu arızalı halinde değildir.

“Eski Türkiye”nin yanlışlar listesini gözden geçirelim de bir sistemin başarı ölçüsün anlayalım. 

Evvela demokrasi eksikliği… Yani, bütün kurumlarıyla çoğulculuğun hayata geçirilememesi. Seçim dışındaki kurumların sistem içindeki ağırlıklarının baskılanması ve elbette sivil toplum kuruluşlarının var ile yok arasında hayat mücadelesi vermesi.

Hukuka güvensizlik… Sadece hukuka güvensizlik değil aynı zamanda yargı eliyle vesayet kurma düzeni; yani apaçık jüristokrasi hakimdi.

İfade özürlüğü problemi… Konuşanların, yazanların baskı altında olduğu, basın hürriyeti probleminin bir türlü aşılamadığı yıllar neredeyse sistemin karakteri haline gelmişti.

Devletin bildiği, inandığı, kabul ettiği ideolojinin bir norm olarak dayatılması… Örnek başörtüsü meselesi. Örnek Laik-Kemalist ideolojiye uygun birey yaratma hayali ve o hayalin ürettiği baskılar.

Hesap vermezlik, şeffaflık tanımazlık… Sistem içinde o kadar karanlık alan vardı ki devletin, kamu yönetiminin açıklık mecburiyeti şöyle dursun, hesap vermesi bile teklif edilemezdi.

Farklı olana kapıları kapatmak… Kürt meselesi böyle doğdu ve artık çözülemez noktaya geldi. Eski Türkiye, dindar olanın da sosyalistin de, liberalin de düşman olarak tanımlandığı bir ülkeydi.

Liste bitmez, uzatmayalım… Eğer, bu meselelerin hiç olmazsa bir kısmı yüksek sesli ikazlara kulak asılıp çözüm yolun konulmuş olsa, tarihin tozlu sayfalarına attığımız parlamenter sistem bugün yürümeye devam edecekti. Çünkü sorun çözebiliyor ve değişimi cevaplıyor olacaktı. Ama eski sistem o kadar itibar kaybetti ki gelişigüzel kaleme alınmış başkanlık sistemine karşı bile mağlup olmaktan kurtulamadı.

Peki, eskinin yanlışlarına karşı muazzam bir krediyle yola çıkan başkanlık sisteminin erken vakitte başına gelenlerin sebebi nedir? Cevap yeni sistemin mimarisindeki eksiklerden önce Eski Türkiye’nin yanlışlar listesindedir. Demokrasi, hukuk, şeffaflık, hesap verebilirlik, ifade özgürlüğü, norm dayatma, farklılıklara tahammül kriterleri… Vuralım o kriterleri bugüne, uygulamalara bakalım, görelim sıkıntıyı.

  • Abone ol