Doğal kaynaklar, nüfus, stratejik konum, sanayii, eğitim, hukuk, turizm, teknoloji, patent sayısı gibi branşlarda kapasite sahibi olmak bir avantajdır. Üretebilmek, satabilmek, rekabet edebilmek, daha fazla turist çekebilmek yahut da mükemmel bir eğitim sistemine sahip olmak bir ülkenin gücünün temelleridir. Büyük küçük bütün ülkeler bu kriterlere göre gelişmiş ya da gelişmemiş olarak sıralanırlar. 

Bizim de bu branşlarda dünya liginde bir yerimiz vardır. Tekrara hacet yok, yerimizden hiç memnun değiliz. Çünkü kapasitemizin daha fazlasını hak ettiğini, potansiyelimizin iyi kullanıldığında daha yüksek değeler üreteceğini düşünüyoruz. Kimimiz aslında çok daha iyisini hak etmekle birlikte buna dış güçlerin mani olduğuna, dünyanın bizi kıskandığına inanıyor; kimimiz de komplo teorilerine aldırmadan kendi kaderimizi kendimizin belirleyeceğine… Meselenin bu tarafı bahsi diğerdir. Öyle olması da faydalıdır zira, komplonun lezzetiyle başa çıkmak pek mümkün değildir.

Nispeten hemfikir olabileceğimiz bahse gelelim… Düşmanımız veya düşmanlaştırdığımız ülke çoktur ve dosta ihtiyacımız vardır. Çok alametler bunu göstermiştir ama sonuncusu; yani İdlib’de başlayıp Moskova’da hak ettiğimizin altında bir anlaşmayla bağlanan kriz başlı başına bir diplomasi dersidir. Dış politikamızın verimliliği, Türkiye gibi bir yandan NATO üyesi ve Batı blokunun tecrübeli bir üyesi öte yandan İslam dünyası ve Avrasya coğrafyasında imkanları bulunan bir ülkenin gücünü yansıtmıyor. Yansıtacak olsa Suriye’de bu durumda olmaz, mülteci meselesinde bu kadar problem yaşamazdık. Meselenin bir de ekonomi cephesi var. Dünyanın eksi faizle para beğenmediği bir dönemde 6-7 puanla dolar aramak zorunda kalmazdık. 

Şunu bilelim. Dost kazanmak demek günlük hayattaki dostlarımız gibi bir arkadaşlık aramak değildir. Dünyada birbirleriyle en samimi görünen ülkeler de iş birliğinden para ve güvenlik kazanan ülkeler de en nihayet karşılıklı çıkar hattında yol yürürler. Kimse kimsenin kara kaşına karar gözüne değer vermez, hatta kimse kimseye dini, ırkı ve kültürü yakın diye de dostluk göstermez. Bugün, hepsinin bize karşı ortak hareket ettiğine inandığımız Batı da en nihayet bir çıkar ittifakıdır. ABD Avrupa’nın işine yarar, Fransa Almanya’nın, İngiltere İtalya’nın vesaire… Karşılıklı çıkar yaratmak, ikili veya çoklu ilişkilerden verim elde etmek yahut bu ilişkileri kuramayan ülkelere karşı üstünlük kurmak için her türlü ittifak kurulur. Kurulur, korunur, geliştirilir… Hiçbir ülke bir başkasını sevimli bulmaz çünkü diplomaside böyle naif bir kural yoktur. 

Şimdi bizim için de geç olmadan bu keşfi yapmanın, esasen keşfedilmiş olanı tatbik etmenin zamanıdır. Dünyanın diliyle konuşup, uluslararası ilişkilerin değişmeyen kurallarıyla oynamanın zamanıdır. Aksi takdirde Rusya, ABD ve Avrupa ile olduğu gibi asimetrik ilişkilere rıza gösterip kaybetmeye devam edeceğiz. Hamaset, slogan ve iç politika bağımlılığı Türkiye’nin küresel imkanlardan alması gereken payı giderek düşürüyor; dostsuz kalmak ülkeyi refah ve güvenlik liginde gerilere sürüklüyor. 

Günlük akışın belirlediği ve krizlerin sürüklediği ilişkilerin geleceği yoktur. Güven esasına bağlı, karşılıklı çıkarın bir tarafı olmaya odaklanan yeni bir politik anlayışa geçmemiz gerekiyor. 

Geçmezsek dünya mı yıkılır? Yıkılmaz ama daha fakir, daha güvenliksiz ve bilhassa da herkes koşup giderken yerinde sayan, fırsatların arkasından bakan bir memleket oluruz. 

  • Abone ol