Kovid-19’un bütün dünyayı tehdit ve tahrip gücü görüldü ve nerede duracağına dair tahminler de iyimserlik tanımayan bir aralıkta gidip geliyor.

Bir iki hafta önce işlerin Nisan sonu Mayıs başında kontrol altına alınabileceğini söyleyenler çoktu ve bu akla yatkın görünüyordu. Şimdi ise, Haziran daha sık tekrarlanan tarih olmaya başladı ve hatta Ağustos-Eylül’ü işaret etmek reaksiyon görmüyor.  


Bu tarihler iki normalleşme umudunu birden içeriyor. Hem pandeminin kontrol altına alınmasını hem de hayatın eski akışına dönmesi; yani ekonomi çarklarının işler hale gelmesini… Birincisi olmadan ikinci olamayacak, birinci uzadıkça ikinci daha da uzayacak. Salgın ve bulaşma ihtimali bitmeden insanlar sokağa davet edilemeyecek. 

Dolayısıyla Türkiye dahil bütün devletlerin tek amacı salgını sınırlamak, çevrelemek, yayılmayı durdurmaktır. Bunun yolu da ilacın keşfine ya da virüsün mutasyonuna bel bağlamadan mevcut haliyle Kovid -19’un bulaştığı bütün insanları belirlemektir. Yani, yapabildikleri kadar test yaparak ülkedeki bütün hastaları listeleyip tedavi altına almaya… Türkiye, Sağlık Bakanı’nın vadettiği gibi test sayısını hızla artırıyor; artırdıkça da hasta sayısı çoğalıyor. Artış üzücü olsa da testleri çoğaltmak hastalığın evrenini yakalamak yolunda zaruri ve alternatifi olmayan bir adımdır. Şikayeti olanlar, belirti gösterenler ve tanımlanan hastalarla teması olanları üzerinde mümkün olduğu kadar çok test yapmak zorundayız. Bizim dün itibariyle 140 binler seviyesine ulaştığımız test sayısında Almanya 1 milyonu devirmek üzere. Güney Kore (600 bin civarı) ve Singapur gibi ülkeler de nüfuslarına oranla çok test yaparak hemen hemen bütün hastalarını belirlediler. Salgın tam olarak hiçbir yerde sıfırlanmasa da yayılmaya karşı avantajlı duruma geçtiler. 

Geriye doğru bakınca tablo şunu gösteriyor. Mart ortasına doğru aldığımız önlemleri Mart başında hatta Şubat’ta alabilseydik belki bugün belki tepe noktayı yakalamış olacak ve avantalı ülkeler grubunda yer alacaktır. Ama o tarihlerde toplumu böylesine yoğun ve bilinçli şekilde seferber edebilmek mümkün olabilir miydi, bilinmez.  

Mesele hastalığı kontrol altına almak olduğu için sadece bir ülkenin; mesela Avrupa’da başarılı giden Almanya veya Avusturya’nın yahut da Güney Kore ve Singapur’un sorunu çözmesi de anlam taşımıyor. Hayatın normal akışına dönmesi, sınırların açılması, uçuşların başlaması, turizmin hareket geçmesi demek olduğuna göre bunun için ilişkilere kaldığı yerden başlamaya ihtiyacı olan bütün ülkelerin birden hastalığın yayılmasını baskılamaları gerekiyor. Kovid -19 küreselleşmeye ağır bir darbe vurdu ama çıkış yine küresel başarıdan geçiyor. Çünkü, tek başına hastalıkla veya hastalıksız yaşayıp normale dönebilecek bir ülke bulunmuyor. Kuzey Kore değilseniz tabii…

Bu takvimde bilhassa Türkiye’nin durumu ekonomik açıdan kritiktir. Çünkü virüse ekonominin sıkıntılı olduğu, yabancı sermayenin minimumda seyrettiği, yüksek faizle borçlandığımız ve işsizliğin tarihi denebilecek yüksek hacimde seyrettiği sırada yakalandık. Dolayısıyla, kamu kaynaklarının düşük, bütçe açığı ve dış borcun yüksek olduğu bir dönemden geçiyoruz. Nitekim bu zaaf, dünyayla -ve ekonomimizin hacmiyle- kıyaslandığında virüse karşı sosyal desteklerin geriliğinden görülüyor. Para basma önerisinde bulunan ekonomistler de bu tabloyu görerek konuşuyor. 

Salgının çerçevelenmesi ve normale dönüş özellikle bizim gibi krize ters ayakta yakalanan ülkeler için bir gün bile erken olsa hayati derece önem arzeden bir süreçtir. Karantina altında geçen her günün marjinal maliyeti daha yüksek olacak çünkü… 

Bu tabloda bize düşen kurallara riayet ederek sürenin kısalmasına katkı vermek, devlete düşen ise imkanlar konusunda gerçekçi olmaktır.

  • Abone ol